Puro yapraklarında aşk

Hayvanların ve insanların yaşayabileceği en yoğun duygulardan biri olsa gerek aşk, tıpkı zıt kardeşi nefret gibi. İnsanların aşık oldukları veya nefret ettikleri öğelere karşı aslında içlerinde bir umursama hali mevcuttur, o yüzden de hep yanlış söylenir nefret edilen birisinin veya birşeyin lafı geçince “umurumda değil” şeklinde yaklaşıldığında. Aslında çok umursanır. Umursanmamaksa bir insana verilebilecek en ağır cezadır sanırım…

Peki aşk hislerden çıkıp da nesne olarak karşılaşılacak birşey olsa ne olurdu? Biraz düşündüm ve sanırım dedim puro olurdu bu nesne… Biraz mantıklı, biraz saçma, biraz da komik bir şekilde…

 

İçi içe sarılmış bir sürü yapraktan yapılır puro, tıpkı iç içe geçmiş pek çok hissin ve durumun birbirine kaynaşmasıyla oluşan aşk gibi…

Yakması biraz çaba ister, önce onu dış etkenlerden korumanız sonra da her bir yaprağına eşit şekilde ateş vermeniz gerekir. Tıpkı aşıkların birbirlerini kolladığı ve aşktan önce diğer tüm duygulara eşit dokunma gerektiği gibi.

İçerken yoğun bir aroması ve dumanı vardır, dilinizi ve ciğerlerinizi kaplar. Var olan tüm tatları siler. Burası da tanıdık geldi mi…

İçerken külü silkelenmez puronun, bırakırsınız kendiliğinden düşer ve düşmeden uzayan her kül birikintisi lezzetini artırır. Tıpkı yaşanırken size keyif veren anların zorla silkelenip düşürülmeden kaldıkça size yaşadığınız andan daha fazla keyif almayı sağlaması gibi…

Bir anda tüketemezsiniz bir puroyu, dinlene dinlene uzun uzun içersiniz. Yaşadığınız o keyifli ortamın sonuna kadar bitmesin istersiniz. Tıpkı aşık olunca hep en sona kadar sizinle kalsın ister gibi…

Sonuna gelince hep parmaklarınızın, dudaklarınızın ısındığını hissedersiniz, tadı acılaşır ama bırakamazsınız bir kere bulaşmışsınızdır ona. Olabilecek en son noktaya kadar gitmek istersiniz. Burası da o malum mutsuz sonlara çok benzer galiba.

En son olarak da puro üzerine bastırılarak söndürülmez, bırakılır kendi kendine sönüp kalır. En son haliyle, eğilip bükülmeden olduğu gibi kalır. Tıpkı gerçekten aşık olunanın hep hayatınızın bir kenarında en son haliyle kaldığı gibi…

Başka neye benzeyebilir aşk bu kadar…

Reklamlar
Categories: Er kişiye bilgiler, Lakırdı masası | Etiketler: , , , , , | Yorum bırakın

Biji Komutanım! Seçilmiş kabusu… Milliyetçilik… Coca Cola sendromu…

Uzunca süre saçma bulduğumdan gitmemek için kaçtığım ama 2 sene önce başka şans kalmayınca zorunlu gittiğim asker ocağında bir er gördüm. Komutanının dediği bir söze tepkisini “Biji Komutanım!” diye veriyor. Öyle plaza İngilizcesi kullananlar gibi, “ben bu dili biliyorum” artistliğiyle falan da değil Türkçesi kafi gelmiyor o anda “Helal olsun komutanım!” ya da “Adamsın komutanım!” gibi bir sevgi, takdir, beğeni karışımı hissini dile getirmeye.

Çocuk 20’lerinde kalkmış gelmiş Güneydoğu Anadolu’nun Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci sınıf vatandaş muamelesi yaptığı, siyasilerin oy istemeye gitmeye bile çekindiği ve hatta seçim döneminde bile unuttuğu, zorunlu hizmet olarak doktorların veya öğretmenlerin bile gitmediği köşelerinden birinden. Şimdi bu çocuk “Biji” diye bağırıyorsa suç onun mu? Ya da bu çocuk beyni yıkanıp dağa çıktıysa suç onun mu? Çocuğun içinde terör örgütü sempatisi yok değil ama işte beyni yeterince yıkanmamış olacak ki hasbel kader “Biji Apo” demek yerine “Biji Komutanım” diyor. Sonra ilerleyen günlerde konuşurken anlatıyor “askerlik bitsin bizim köyden ayrılacağım gidip sizin oralarda iş bulacağım, bizim orada hiçbir şey yok. Ya dağa çıkacaksın ya da göçeceksin ki karnın adam gibi doysun”.

Seçilmiş kabus…

Sonra aradan birkaç hafta geçiyor, atış talim zamanı geliyor. Elimde ilk hafta bana zimmetlenmiş tüfek. Her hafta temizliyoruz, bakım yapıyoruz. Neden kullanacağımız zaman çalışsın diye… Sonuç? Atış taliminde elime aldığım 3 tüfek de bozuk çıkıyor ve ben başka bir arkadaşımın tüfeğiyle atış atıyorum. Bu arada yanlış olmasın bu tüfekler benden önceki kullanımda çalışması gerektiği yerde çalışıyor ama işte her işimiz gibi o da “Allah umuduna”… Gerektiği anda çalışırsa sıkarsın… Bu tüfeklerle dağlara gençleri gençlerin üstüne yolluyoruz. Sonra ölüyorlar, şehit oluyorlar… Yine atış talimindeyiz, komutan “sık” emri veriyor. 50 metre ötede cansız hedefler var, yerde sıralı 8-10 askeriz atış yapmaya hazırız. Emir geliyor 20 saniye sessizlik, kimse cesaret edemiyor o tetiğe basmaya sonra birbiri ardına kurşunlar atılıyor. %50’yle başarılı şekilde hedefi vurmuşsanız ağa da sizsiniz paşa da sizsiniz. Bu gençleri yolluyoruz dağlara gençlerin üstüne yolluyoruz. Sonra ölüyorlar, şehit oluyorlar…

O yüzden askerlik görüp geçirince insan pek şaşırmıyor şehit haberlerine, ne olacaktı ki başka. Silah bozuk, asker “insan” asker “eğitimsiz”… Yönetenleri biz seçiyoruz, onlar da bu askerlerin sonunu seçiyor. Kısacası ülkece seçilmiş kabusu yaşıyoruz, aileler evlatlarını, kadınlar eşlerini ve sevgililerini, çocuklar babalarını kaybediyorlar… Ya da biz yönetenin istediğini seçmiyoruz diye yöneten bize yazdığı senaryoya istinaden o insanların sonunu seçiyor… Her türlü seçimler var, ve sonunda bu ülkenin “kaderinde” olduğundan yaşanan kabuslar var…

Ne de milliyetçiyiz değil mi?

bozkurt

Şehit haberleri sonrasında herkes çıkıyor televizyona “Ya Allah Bismillah Allah-u Ekber!” nidalarıyla, eller bozkurt şeklinde. Yönetenler çıkıyor “şehit olmak istiyorum!” veya “ne mutlu şehit ailelerine!” diyerek özlü sözler söylüyorlar. Bence bırakalım bu safsataları, yok eğer samimiyseniz hiç kimseyi tutan yok sizde Hakkari, Şırnak vs. gibi bölgelere gidebilirsiniz gönüllü olarak. Tutan yok buyurun işte Halep işte arşın…

Herkesin bedelli askerlik imkanı olsa bu ülkede kendi isteğiyle askere gidecek insan şimdikinin 100’de 1’ini geçmez. Bu ülkede herkesin doğru düzgün iş istihdamı imkanı olsa bu ülkede uzman asker ya da sözleşmeli asker olup silah tutacak insan sayısı şimdikinin 100’de 1’ini geçmez… Ama milliyetçi bir ülkeyiz yerseniz… Ufacık bir torpil ihtimali olan anne baba sarılıyor torpile, “Aman oğlum doğuya gitmesin!” diye. Paranız veya torpiliniz varsa geçin kenara, hiçbiri yoksa alın size eser miktarda “milliyetçilik” gazı buyurun dağlara bayırlara… Ama milliyetçiyiz yerseniz…

Bu ülkenin kodları çok iyi çözülmüş gerçekten. Milliyetçilik ve din gazını alır palalarla masum insanların üzerine yürürüz, tekme tokat bir genci öldürürüz amma ve lakin o gaz olmayınca 1 idmanlı boksöre 13 kişi dalar dayak yeriz. O yüzden de dağda öldürülecek gençler lazım verin milliyetçi gazını sonra ölürlerse ailelerine de dinle kitapla vatan milletle gideriz. Ama bizim çocuklara zeval gelmesin…

Kişi başına düşen yıllık milli gelir bazında Türkiye’nin 70. ili olan, sanayisi olmayan ve çoğunluğu mevsimlik işçilerden oluşan, Milliyetçilik gazını en iyi alan şehirlerden biri olan Osmaniye’nin son 30 küsur günde 8 şehit vererek en fazla acıyı yaşayan şehir olması sizce tesadüf mü… Yoksa tamamen yukarıdaki tablonun yeryüzüne düşmüş hali mi…

Boşa denmiyor “filler tepişirken çimenler eziliyor” diyerek…

Milli maçta çocuk olmak

Ahmet Davudoğlu, Hollanda maçında şehit oğluyla

Hafta sonu Türkiye, Hollanda’yla Konya’da bir maça çıktı. Maç öncesi televizyonlarda bangır bangır bir reklam; “Biz de renk aşkı, futbol sevgisi babadan oğula geçer” diyor, “Hollanda maçına baba oğul gelenlere birer Türkiye Milli Takım forması Coca Cola’dan hediye” diyor… Sonra maç öncesi protokolde bir çocuk başbakanın önünde duruyor. Masum, saf ve hüzünlü bakıyor etrafa… O maça babasıyla gitse bir forması olacaktı babasıyla aynı renkte giyecekleri, maça babasıyla gitse milli takım sevgisini ve futbol aşkını ondan öğrenecekti belki de… Ama o stadda Coca Cola sevinci yaşayan akranlarının aksine Coca Cola sendromu yaşıyordu. Üzerinde babasına kefen olan kamuflaj renklerinde bir tshirt ve hiç tanımadığı adamların gövde gösterisi oldu. Hayatı boyunca reklamlara bile konu olan hisleri yaşayamadan geçecek çocukluğu. Belki de her o malum kareyi gördüğünde içinde fırtınalar kopacak arkasında duran kişinin seçim sonrası bozduğu ya da bozulmasına göz yumduğu barış sürecinin ardından babasını kaybettiğini bilerek…

Categories: Lakırdı masası | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Kaplumbağa hayatı

2014’lü tarihleri yazmayı bırakıp 2015’li tarihleri bir bir tüketmeye başlamamıza ramak kaldı. Herkes bir acele bir telaş halinde yaşarken ara sıra durup geçirdiği koca seneyi düşünmeye ve yeni yılda yaratmayı umduğu ama genelde olmayacağını da bildiği yeni benlik beklentilerini oluşturmaya başladı.

Pek çok kişiden duyduğum yeni yıl temennisinin tarzı farklı da olsa aynı noktaya çıkıyor “kendime ve yapmak istediklerime daha çok vakit ayıracağım.” Bu yaklaşım anne ve babamın jenerasyonunun gözünden bencillik olarak algılanabilir belki. Ama kendi akranlarımın gözünden bakınca bencillikten çok “harcanıp giden ve istediklerini yapmaktan uzakta yaşanan” hayata bir tepki olarak görülüyor.

Aslında kendimize yaşadığımız hayatları kendimiz yaratıyoruz. Neden bu kadar hızlı yaşayarak midemize imzasını atan fast food kültürünü hayatımızın tüm noktasına kopyalayarak yerleştiriyoruz bunu bir türlü bilemiyoruz.

Geçtiğimiz gün bir taksiye bindim, üniversiteden bir arkadaşımla. Çocuk 21 yaşında ve mesleğimi sorunca “bilgisayar mühendisi” deyince “hep hayalimdeki meslekti ama artık bizden geçti” dedi. “Öyle bir şey yok. 21 yaşındasın, askerliğin bitmiş. Şimdi bir üniversiteye girsen 26 yaşında bitirirsin. Ben de okulu bitirir bitirmez askere gitsem zaten 25-26 yaşında işe başlamış olurdum. İstersen gayet de uygun zaman, gecikilmiş birşey yok” diye yanıt verdim. O zaman tabi şu tercihi yapmak zorunda kaldı plakası ailesinin olan taksiciliği bırakıp ayda 10.000 TL’ye yakın parayı teperek hayaline koşmak mı koşmamak mı…

İşte hepimiz için hayatımız hep tercihlerden ibaret, hep ikileminde kaldığımız şey de hayaller mi yoksa hızlı hızlı yaşayarak daha çok para, daha çok kariyer veya daha çok bir şeyler toplayarak hep daha iyi diye gördüğümüz yerlere ulaşmak mı.

Her şeyi hızlı elde etmek için hızlı hızlı koşturmaya çalışırken kendi mutluluğumuzu ıskalıyoruz. Kendimizi yıpratıyoruz. Ömrümüzü tüketiyoruz… Oysa Mandıra Filozofu’nun da dediği gibi “Yavaş yaşamak lazım hayatı, acelen ne?! Dünyanın en uzun yaşayan canlısı en yavaş hareket edeni, kaplumbağadır”

Categories: Lakırdı masası | Etiketler: , , , , , | Yorum bırakın

Kaleci Süleyman Demirel + teknik direktör Hükümet + başkan Tüpçü = Patlak top!

Adım adım ülke futbolu nasıl dibe batarı izliyoruz ve her gerçek futbol aşığı şu anda “ohhh daha beter olsunlar, hepsi gitsin de dipten yeniden başlayalım” hayaliyle izliyor maçları.

Pasolig çıktıktan sonra pasoboş tribünler. Çalık Grubu’nun zenginlik rütbesine bir yıldız daha çakarken, hükümet “kim ne yapıyor, nasıl yaşıyor” izlemek için çıkardı bir sistem, olan maça arasıra da olsa giden güruha oldu. Hepten çekildiler stadlardan. Böyle olunca da gün saat farketmez her takım boşluğa karşı milyon dolar değeri olan “süper yıldızları” oynatmaya başlattı.

Passolig boş tribün

 

 

 

 

 

 

Türkiye’de hiçbir Allah’ın kulu stadda kendi yerine oturmaz, o yüzden de burada güvenlikti carttı curttu demeyelim boşa. Şimdi ben pasoligle stada girip küfredince, beni bulamaz sayın Hükümetimiz ve Federasyonumuz, ancak toplu halde küfredince tüm staddakiler ceza alır, daha doğrusu takım ceza alır, bir sonraki maça kimse giremez. Dolaylı olarak o maça değil de bir sonraki maça gitmek isteyen de ceza alır. E zaten sistem hep böyleydi, ne anladık biz bu işten?! Bir de bu pasolig bu kadar mühim konuysa, ‘Milli’ maçlarda neden uygulanmıyor. Çekiniz efendim biraz daha peşkeş çekiniz. Bir ısırıp yiyemediğiniz futbol topu kaldı onu da buyurun…

Brezilya’dan 4 yiyoruz, her konuda üstün yorumları olan, Fatih Terim’i stada adını verip “Başakşehir Fatih Terim Stadı” jeştiyle ve muhtemelen türlü ‘büyük’ vaadlerle Galatasaray’dan alan Padişahımız çıkıp “Fatih Hoca mı oynasın?” diyor. Spor bakanı da “Cumhurbaşkanımızın sözüne yorum uygun düşmez” diyor. Ona öyle değil de “Şu anda en formda iki Türk futbolcusundan birini Milli Takım’a neden çağırmıyoruz?” diye sorduğunuzda herşey güzel olur belki. Ama gerçi “Ustaya saygı” belgeselinde oynamış ve Padişahın getirip takımın başına koyduğu kula dokunulur mu? Hele ki Padişah da sözlü olarak korumuşsa…

 

Fatih Terim - Recep Tayyip Erdoğan

 

 

 

 

 

 

 

Padişahımızın saha kenarı kolu diyor ki “bu topçuları yuhlamayın…” peki ne yapalım?

6 takımlı grupta sonuncu, Letonya’ya ve İzlanda’ya yenilmiş, milyonlarca dolar parayı cukkalayan “Aslan” parçalarını omuzlarımız da mı taşıyalım?

4 milyon € verip Brezilya ile maç yapıyoruz. Yanlış okumadınız, bir maça gelsinler diye adamlara para saçacak kadar düştük. 2002’nin Dünya Şampiyonu olurken bu Brezilya, bu sene 7-0 yenildiği Almanya’yı yenip kupayı alırken grupta elimizden zor kurtulmuştu. O zamanlar maç yapılmak istenen takımken şimdi Almanya’dan 7 yiyen takıma 4 milyon € verip ancak oynuyoruz. Sahi Almanya’yla maçın fiyatı ne kadar ki?

Bir vahim konu daha FIFA’nın gözünde Türk futbolu… Brezilya maçı bitiyor, FIFA maçın haberini verirken kaleye Volkan Demirel yerine Süleyman Demirel’i, defansın ortasına Semih Kaya yerine Suat Kaya’yı (Yalnış olmasın Suat da futbolcu, eski futbolcu ama Türkiye’de futbol oynandığı günlerden…) yazıyor. Yani bizim ülkede oynanan oyun ve milli takımımız o kadar dipteki umursanmıyor. Çok değil 10 sene önce topçularımızın isimleri bilinir böyle hatalar olmazdı. Hasan Şaş, Hakan Şükür, İlhan Mansız, Rüştü… hiç gidip oynamadıkları coğrafyalarda isimleri ezbere bilinen futbolcularımızdı. Şimdi elde böyle bir tek Arda var, o da buradan kaçıp gittiği için…

 

FIFA Hatası - Süleyman Demirel

 

 

 

 

 

Hakan Çalhanoğlu da tüm Avrupa’da ezbere bilinir, ama bize silah çeken topçu lazım Hakan değil… Keşke seçmeyeydin burayı ve Alman Milli Takımı’nda oynasaydın Mesut olup bu düzende kaybolmasaydın…

Bir işi beceremediğiniz gibi 10 senede futbol da rahmetli ettiniz… Pasolig, bol keseden yiyen topçular, bir devi batırınca ödül olarak ülke futbolunun başına atanan Tüpçü, “Galatasaray söz konusuysa gerisi teferruat” falan diyenlerin bile gözünü karartan siyasi müdahaleler ve işte sonuç… Artık 1.000 odalı saraylarınızda Premier Lig, La Liga falan izlersiniz ama bunlar hep dış güçlerin sizi dibe çekme taktikleri tıpkı her alanda olduğu gibi…

Bu ülkenin milli takımı lüfedip Kazakistan’ı yense, Galatasaray’ı Anderlecht’i yense, Beşiktaş’ı UEFA’da birkaç tur atlasa ne olacak… İnşallah bunlar da olmaz da kara tablo yalancı örtülerle kaplanmaz…

 

 

Categories: Sportif mavralar | Etiketler: , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Starbucks’ta ismimi neden hep yanlış yazıyorlar diyenlere…

İsim konusunda pek sıkıntım yok adımı Seyhun diye telafuz eden ecnebiler ve Ceyun diyen çocuklar dışında… Ama konu soyadıma gelince doğru yazanı bulmam mucize. Genelde “Bayer” yazıyorlar. Bence de keşke o firmanın sahibi ailenin varislerinden olsam diye gülüyorum. Bir de tabi bu hatalar nedeniyle Bayer Leverkusen adlı Alaman takımına da sempati duyduğumu belirtmem gerekir. Karşılaştığım türlü yanlış soyisim yazımlarım; Bayer, Bayar, Bayal, Bayen, Bayan…

Bir de tabi isim konusunda dertli olanlanlar var, bunların da en çok karşılaştığı sorunlardan biri belki de Starbucks’ın o karton ya da şeffaf plastik bardaklarında yazan yaratıcı isimler. İşte aşağıdaki videomuz bu dertten muzdarip olup Starbucks’ta ismim neden hep yanlış yazılıyor diyenlere gelsin…

 

Categories: Lakırdı masası | Etiketler: , , , | Yorum bırakın

J.P. Morgan’dan hatun kişilere…

Muhtemelen pek çoğunuzun bildiği bir mevzu ama ben kendisiyle dün tanıştım. Belki benim gibi henüz bu olayla karşılaşmamış olanlar vardır diyerek buradan da paylaşmak istedim.

Amerika’da bir kadın üyesi olduğu arkadaşlık sitesine arayışını yazar ve iddialara göre cevap ona dünyaca ünlü bir iş adamı J.P. Morgan’dan gelir hem de pek çok açıdan kadın erkek ilişkilerine ışık tutan bir cevaptır aslında.

Bir yanda kendilerine güvence arayan kadınlar, öbür yanda elindeki gücün farkında olup bunu kadınları kiralamakta kullanan erkekler. Bir yanda zenginlik hayalleri kuran kadınlar, öbür yanda parası için etrafına üşüşen kadınlardan kurtulmaya çalışan erkekler…

Aslında her ilişkide her kadın erkek diyaloğunda temel soru aynı olmalıyken pek sorulmuyor, eğer bunları sorarak yaklaşıyorsanız zaten şanslısınız demektir aslında;

– Karşımdaki kişi bütün varlığını kaybetse, karşımdaki kişi tüm güzelliğini bir kazada kaybetse, karşımdaki kişi bir anda bir felç geçirip tekerlekli sandalyeye mahkum olsa ben hala bu kişiyle olmak ister miyim ve o zamanlarda beni bu kişiye bağlayabilecek nelere sahip?

Zengin koca arayan kadın

 

 

 

 

 

 

SORU:

Zengin bir adamla evlenebilmek için ne yapmalıyım ?

Sizinle dürüst olacağım. Bu yıl 25 yaşına giriyorum. Çok güzelim, iyi bir stilim var ve kaliteli şeyleri severim. Yıllık geliri 500 bin dolar veya daha fazla olan bir adamla evlenmek istiyorum. Aç gözlü olduğumu düşünebilirsiniz fakat New York’ta yıllık geliri 1 milyon dolar olan insanlar orta sınıf sayılıyor.

Çok şey istemiyorum. Bu sitede yıllık geliri 500 bin dolar veya daha fazla olan biri var mı? Hepiniz evli misiniz? Sormak istiyorum, sizin gibi zengin insanlarla evlenmek için ne yapmam gerek?

Bugüne kadar birlikte olduğum erkekler arasında en zengini yılda 250 bin dolar kazanıyordu. Central Park’ın batı yakasında, yüksek bütçeli rezidanslarda yaşamak isteyen biri için yıllık 250 bin dolar yeterli değil. Size alçak gönüllülükle soruyorum:

1) Zengin bekarlar nerede takılır? (Lütfen bar, restaurant, spor salonu gibi mekanların isimlerini ve adreslerini yazın.)

2) Hangi yaş kategorisine odaklanmalıyım?

3) Çoğu zenginin eşleri neden ortalama güzellikte? Bir kaç kızla tanıştım; güzel veya ilgi çekici değiller ama zengin erkeklerle evlenebiliyorlar.

4) Kimin karınız, kimin yalnızca sevgiliniz olabileceğine nasıl karar veriyorsunuz? Benim hedefim evlenmek.

Bayan Güzel

 

JP Morgan

 

 

 

 

 

 

 

CEVAP:

Sevgili Bayan Güzel,

Yazınızı büyük bir ilgiyle okudum. Tahmin ediyorum ki sizin gibi aynı soruları soran pek çok genç kız var. Lütfen profesyonel bir yatırımcı olarak durumunuzu analiz etmeme izin verin. Benim yıllık gelirim 500 bin doların üzerinde, sizin kriterlerinize uyuyor, bu sebeple okuyan kimsenin zamanını çalmadığımı ümit ediyorum.

Bir iş adamı gözünden bakarsak, sizinle evlenmek kötü bir fikir. Cevap çok basit, lütfen açıklamama izin verin. Detayları bir kenara bırakırsak, yapmaya çalıştığınız şey “güzellik” ile “para” ikilisini takas etmek: A kişisi güzelliği sağlar, B kişisi de bunun için ödeme yapar, gayet adil. Fakat burada ölümcül bir problem var; sizin güzelliğiniz kaybolacak ama benim param iyi bir sebep olmadıkça tükenmeyecek. Aslına bakarsanız, benim gelirim yıldan yıla artabilir, ancak siz yıldan yıla güzelleşemezsiniz. Bu sebeple, ekonomik açıdan bakarsak, ben değer kazanan bir varlıkken siz değer kaybeden bir varlıksınız. Hem de sıradan bir değer kaybı değil, katlanarak artan bir değer kaybı. Eğer güzellik sizin tek varlığınızsa, değeriniz 10 yıl sonra çok daha düşük olacak.

Wall Street’te kullandığımız bir terimden yola çıkarsak, sizin için “takas pozisyonu” diyebiliriz, “satın al ve bekle” değil. Sizi satın almak iyi bir fikir değil, bu sebeple kiralamayı tercih ederim. Çünkü alışveriş değeri düşen bir şeyi uzun süre elde tutmak hiç de iyi bir fikir değil. Aynı şey sizin istediğiniz evlilik için de geçerli.

Söylediklerim size zalimce geliyorsa şöyle düşünün; tüm paramı kaybetseydim, beni terk etmez miydiniz? Aynı şekilde güzelliğinizi kaybettiğinizde, benim de çıkış yolunu bulmam lazım.

Yıllık geliri 500 bin doların üstünde olan insanlar aptal değil; sizinle yalnızca çıkarız ama evlenmeyiz. Size, zengin bir adamla evlenme fikrini unutmanızı öneririm. Bu arada, yılda 500 bin dolar kazanan o zengin siz olabilirsiniz. Zira o kadar parayı kazanmak, zengin bir aptal bulabilme ihtimalinizden daha yüksek.

CEO J.P. Morgan

Categories: Er kişiye bilgiler, Lakırdı masası | Etiketler: , , , , , , , | Yorum bırakın

Bilene de bilmeyene de felsefe…

Bir sabah kahvaltısında annemle başbaşayım… Bir konuyu tartışıyoruz, annem sonunda başından geçen bir olaydan örnek veriyor ve hikayenin özlü sözü  Pazartesi günü bizim semtte kurulan pazar gelen teyzenin anneme söylediği ve annemin o andan itivaren benimsediği “ne kadar zekana güvensenden tecrübe ondan daha etkilidir” cümlesi oluyor. Sonra masadan kalkıyorum, tuvalete gidiyorum. Elime tuvalette okuduğum kitabı alıyorum “Bilmeniz geren 50 Felsefe Kuralı” yazıyor üstünde. Karşımda “2. Kural: Perdenin Arkasında ne var?” kuralı çıkıyor. Kuralın özlü sözlü sözü John Locke’un “Kimsenin bildiği tecrübelerinden fazla olamaz” lafı oluyr. Sizce de farkında olmadan aslında hepimiz bir felsefe dehası değil miyiz?

Categories: Uncategorized | Etiketler: , , , | Yorum bırakın

Ülkenin Nüfus Cüzdanı

Bir gün bir üniversite mezunuyla karşılaşırsın dininden bir haber sana “Bence Hıristiyan ve Museviler hiç bir şekilde Cennet’e giremez” der. Sen dersin ki “Senin inandığın Allah, affedendir ve merhametlidir onları da bir yer de belki bizden bile kısa zamanda Cehennem’den kurtarır ve Cennet’e yollar” ama nafiledir. O der ki “asla” sen “o zaman nerede kaldı senin inandığın Allah’ın merhameti”  dersin. Bunun üzerine susar.

Bunu diyen üniversite mezunu “aydın” okumamıştır Kuran’ı, Tevrat’ı, İncil’i… Anne babası Sunni bir Müslüman diye benimsemiştir bu dini bu mezhebi…

Öbür tarafta biribirini kırıp geçirmiştir insanlar rant için, para için, pul için olmuştur önce cemaatçi, sonra Mevlana’cı, en sonunda da otorite yancısı…

Üstüne bu ülkedir en çok çocuk gelinin en çok çocuk işçinin olduğu ülke, günde ortalama en çok işçinin öldüğü ülke…

Bu ülkenin nüfus cüzdanında T.C. yazar Müslüman, Sunni, Erkek, Vatan Millet Sakarya ve sonunda kapitalist diye okunur…

Categories: Lakırdı masası | Etiketler: , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Bir günaydın bin anlam

Son zamanlarda hepten unuttuk sevdiğimiz insanların yanında olmayı ve onları hissetmeyi. Aslında ne de kolaydır onlara bir merhaba, bir nasılsın, bir günaydın demek.

Her rakı masasında tek istediğim şarkıdır “Ömrümce hep adım adım” şarkısı. Anlamı da çok büyüktür nazarımda, şu anda yer yüzünde olmayan birine hediyedir.

İnsanı insan olarak parasına puluna, şanına şöhretine, kariyerine geleceğine bakmadan sevenlerin hikayesidir bu şarkı. Kalbinden başka yerde birilerini bulamayanların şarkısıdır. Belki de imkansızın gerçekleşmeme hikasidir…

Onunun arkasından sığınılan bir limana söylenen “günaydın”  lafının aslında çokça anlamı vardır. Ondan sonra hayata tutunulan bir dalın, bir dostun orada hissedileceği andır belki o “günaydın”  lafına her gelen “günaydın” cevabı belki de “evet buradayım. Yılma, devam et hayatına” demektir  kendince ama kimsesizce…

Kenarlarda, köşelerde, ben kalbimden başka yerde inan seni bulamadım….

Categories: Uncategorized | Yorum bırakın

“Yüzyıllık Yalnız” diyen ustanın kanserli vedası…

Kolombiya’da doğan, kardeşimin bana aldığı tek hediye kitap olan “Anlatmak için yaşamak” ile hayatını okuyanlara açan, “Yüzyıllık yalnızlık” kitabıyla pek çok insanı mest eden ve Nobel Ödüllü yazarlardan olan Gabriel Garcia Marquez’in de yakasına yapıştı kanser illeti.

Marquez, lenf kanserinden ötürü fenalaşan durumundan ötürü inzivaya çekilmeden önce belki de bizlere son kez yazdıklarıyla selam etme kararı almış.

İşte edebiyat sahnesinden çekilmekte olan ustanın veda reveransı da kabul edilebilecek veda mektubu…


“Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm.

Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm.

İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır.
Baskaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım.

Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım.

Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim.

Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim.

Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı…

Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim.

Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanr.

Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım.

Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim.

Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim.

Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim.

Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim.

Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir şekilde…

Artık ölebilir miyim…”

Categories: Lakırdı masası | Etiketler: , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Eşek ressam

Otuzlu yaşlarının sonlarında bir yazar ve gazeteci olan Roland, ressamlar dünyasındaki kübizm, futurizm ve diğer bilimum “-izm” açılımlarını üç beş sanat yazarının kişisel mastürbasyonları olarak görmektedir. Ona göre yapılan şey ucunda hiçbir “-izm” ekine gerek duymadan sadece modern resim sanatıdır.

Gazetedeki arkadaşlarıyla yaptığı tartışmalarda, Paris’in çeşitli cafe’lerinde içine düştüğü entellektüel muhabbetlerde ve diğer tüm ortamlarda hep konu çeşitli “-izm” tartışmalarına geldikçe Roland kendini boğuluyor gibi hissediyordu.

Roland, tam da böyle tartışmaların yaşandığı bir dost meclisinden sonra biraz neşelenmek için soluğu Lapin Agile Kabaresi’nde aldı. Kabare, Paris’in en gözde eğlence mekanlarından birisiydi. Hemen hemen her gece masaların tamamı ellerinde şarap veya konyak kadehleriyle oturan Paris’in seçkin insanlarıyla dolu olurdu. Roland, kabareyi izlerken birden tüm sanat camiasına ders verebileceği bir oyun fikriyle sarsıldı.

Roland’ın bu oyununun baş kahramanıysa Agile’in sahibi frederic’in eşeği Lolo’ydu. Lolo her gece kabaredeki şovlar arasında sahneye çıkıp sahibiyle bir iki numara yaparak, oyunculara mola fırsatı yaratıyordu. Lolo, sahnede şovunu yaparken anırması, seyircilerden gelen alkışlar ve sahibinden aldığı ödül havuçlarla mutlu olup sevincini kuyruk sallayarak göstermesiyle sıradan bir boz eşeğin tüm özelliklerine sahipti.

Soğuk bir şubat gecesi yapılab şovlar sona erdiğinde, Roland’ın ilk işi gidip projesini Frederic’e sunmak oldu. Frederic, gelen öneriyi oldukça değişik bir fikir olarak bulmakla beraber başarılı olması halinde kabareye yeni bir oyun katacapını düşünerek kabul etti. Yalnız bir şartı vardı; iki hafta süreyle Lolo’yla bu oyunu prova edecek sonrasında sahneye koyacaklardı. Frederic’in bu şartının tek sebebiyse 10 yıldır can yoldaşı olan Lolo’nun seyirci önünde başarısız olup depresyona girmesini önlemekti…

İki haftalık denemeler başarılı oldu. Sıra oyunu sahneye koymaktaydı. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağan yağmura rağmen, Mart ayının ilk cumartesi gecesi Agile yine kapalı gişeydi. En ön masadaysa Roland elinde konyak kadehiyle yerini almış planladığı oyunu bekliyordu. Derken sahne sırası geldi…

“Bayanlar baylar! Biraz sonra kabaremiz sevimli üyesi ve benim yıllardır en yakın dostum olan Lolo’yla yeni numaramızı size sunacağız. Lolo bu oyunumuzda kendisine sevimlilik katan kuyruğuyla bir resim çizecek!”

Anonsun ardından salonda bu beklenmedik şovun yarattığı uğultu ve alkışlar yükseldi. Derken önde Frederic, arkasında Lolo sahneye çıktılar. Lolo sahnenin ortasına gelince durdu ve Frederic’in yardımcıları sevimli arkadaşlarının kuyruğuna fırçalar bağlarken tam arkasına da bir tual yerleştirdiler.

20140302-135034.jpg
Hazırlıklar tamamlandıktan sonra gösteri başlar ve yine her zamanki gibi Frederic ile Lolo numaralarına başlarlar. Numaralar karşısında seyirciden gelen alkışlar ve sahibinden aldığı ödül lahana ile havuçların verdiği mutlulukla Lolo kuyruğunu büyük bir keyifle sallat durur. Kuyruğun yaptığı her beş salınımda bir ucundaki fırçalar Frederic’in yardımcıları tarafından farklı renkte bir boyaya batırılırlar.

Yaklaşık yarım saatlik yorucu bir gösteri sonunda Roland’ın Ezop Masalları’ndaki eşek Aliboron karakterinden esinlenerek Boronali isimli bir İtalyan ressam ait diye sanat camiasına sunacağı ve “aşırizm” ekolünün ilk örneği olduğunu belirteceği resim ortaya çıkar. Resmin adıysa “Adriyatik’te günbatımı” olmuştur.

20140302-134856.jpg

Resim, Avrupa ve Fransa’nın önde gelen sanat dergilerinde kendine yer bulur. Herkes bir yandan “aşırizm” ekolünün yaratıcısı olan Boronali’yi bulup röportaj yapmak isterken bir yandan da “aşırı bir kişilik”, “aklı karışmış bir renk ustasının haletiruhiyesi”, “vaktinden önce gelmiş bir ustalık” gibi methiyeler düzüyorlardı.

Roland’sa katıldığı her mecliste tartışılan ve güzel yorumlar alan projesinin ürünü karşısında içinden kahkahalar patlatırken Lolo’ya hünerli kuyruğundan ötürü teşekkür ediyordu.

Aradan birkaç ay geçtikten sonra itiraf zamanı gelmişti. Roland gazetedeki köşesinde şöyle duyurdu sanat camiasına karşı oynadığı oyunu; “ortaya koyulan oyun, en başından beri saçma bulduğum resim dünyasındaki türlü “-izm” çabalarına karşı bir dersti. Herkesin merakla tanışmak istediği Boronali, Paris’in gözde kabarelerinden birinde rol alan eşek Lolo olup benim uydurduğum “aşırizm” ekolü de onun kuyruk darbelerinin eseriydi.”

20140302-135820.jpg
Bu itiraftan sonra Eşek Ressam oyunu sürekli olarak kabarenin oyun programında kedine yer bulmaya başladı. Bu gösteriler 1. Dünya Savaşı sırasında kabare kapanana kadar sürdü.

Savaşla birlikte kabare kapanınca Frederic, dostu Lolo’yu da alıp doğduğu köye geri döndü. Frederic’in burada kendini içkiye vermesi, Lolo’ya meyhane ile ev arasındaki hayatından günde sadece beş dakika ayırması her eşek gibi hisli bir hayvan olan Lolo’yu fazlasıyla üzüyordu.

Lolo sonunda bu duruma daha fazla dayanamayarak içine düştüğü depresyonun da etkisiyle meslektaşı Van Gogh’un yolunu seçerek intihar etti. Köy halkı, bir sabah Boronali’nin cesedini köprüden aşağıya kendini bıraktığı nehirde buldu.

Böylece Benezit’in önemli eserlerinden ve sanat dünyasının önemli literatürlerinden biri olan Dictonnaire des Peintres’te “Boronali, J. R., 19. yüzyılda Cenova’da doğmuş ressam. İtalyan ekolü” şeklinde kendine yer bulan Fransa’da yaşayan boz eşek Lolo’nun öyküsü de sona ermiş olur…

Not: Bu öykü gerçek bir olaydan esinlenilerek yazılmıştır efennim :)

Categories: Kalfadan öyküler | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Okudukça susan kalemler

“Abi sen okuyan, görmüş geçirmiş adamsın anlarsın. Bir bak güzel olmuş mu şirim?” diyerek her gece bir şiir geliyor önüme. Akrostijleri, kafiyeleri havada uçuşturuyor uzun dönem asker…

Diğer yöne bakıyorsun başka bir uzun dönem günlük karalıyor. Arada veriyor bir iki sayfasını okuyorsun. İçinde hep dışarıda bıraktılarına ve hayatına dair duygular var.

Sonra kafayı kaldırınca “hoca” kod adlı kısa dönemleri görüyorsun. Tek kelime karalayanı yok. Eğitildikçe susturuyorlar kalemlerini.

20140215-112633.jpg

Sıralarda dirsek çürütürken duyguları yok edip beyini sadece para, kariyer için çalıştırmayı öğreniyorlar herhalde. Dilleri kalemleri gibi değil çünkü hep konuşuyor para, kariyer, iş güç diyerek… Belki de okullarda kimse beğenmezse yazdıklarını ve tüm karizmaları çizilir de “poşet” olurlar diye korkmayı öğrenmişler.

Belki de, herhalde, sanırım… Türlü türlü bahaneler tahmin edebilirim ama muhtemelen hiçbir zaman bilemeyeceğim neler öğrettiler bu insanlara ki lal oldu kalemleri…

Categories: Lakırdı masası | Etiketler: , , , , , , | Yorum bırakın

Noktalanmayan cümleler…

Belki de tüm yazılı mesajlarımın. En temel karakteristik özelliğiydi üç noktalarım. İlk kız arkadaşım ona atılan bir mesajın benden olduğunu üç noktalarımdan tanırdı. 1,5 yıl boyunca yurt dışında tedavi gören ve bu sürede sadece mesajlaşabildiğim, ancak doktor izin verdikçe beni arayabilen kalbimi çalmış başka bir insan da dikkat çekmişti bu üç noktalarıma. Hep bana “şu yazılarına ve mesajlarına üç nokta koymasan ne güzel olacak. Hem dikkatimi dağıtıyor hem de bana yazdığın şey ciddiyetsizmiş hissi veriyor” derdi. Şimdi istesem de yazdıklarımı göremiyor ve kalkıp beni uyaramıyor, o yüzden sanırım dilediğim gibi kullanabilirim…

Benim için bir noktalama işaretinden çok fazlası aslında kendisi. Bazı cümlelere nokta koymak hiç içimden gelmiyor. Nokta koyarsam hep o güzellik orada anlattığım şey sonlanacak gibi geldi, o cümleyi yazarken düşündüğüm şeyin sonu gelecek gibi hissediyorum. Sanırım vedaları da bu yüzden sevemiyorum. Birilerine veya güzel zamanlara temelli ya da anlık da olsa nokta koyuyor ya o vedalar.  Ondan sevmem “güle güle” sarılmalarını da…

Ne güzeldir kalpten geçen bir sözü veya bir hissi üç noktayla tamamlamak. Hep sonsuza kadar sürmesi için ilk dileği hemen o anda göndermektir belki evrene, karmaya, tanrıya, allaha ya da inandığı şey herneyse insanın…

Çekinmeden kullanın, kullanın ki güzel sözleriniz de güzel anlarınız da sonsuza kadar kalsın…

Categories: Lakırdı masası | Etiketler: , , , , , | Yorum bırakın

Büyüklere yaralar küçüklere oyunlar

Çocuk akşam yemeği saatinde eve atmıştı kendini, anne kapıyı açınca gözüne dizde açılmış yeni bir yara çarpmıştı. Yine top peşinde kendini paralamıştı anlaşılan asfaltların üzerinde. Hatta kendini o kadar kaptırmıştı ki eve gelen babasını bile görmemişti. Çocuk doğru banyoya gitti. Üstündekileri çıkardı, şort ve iç çamaşırı umursamazca attı kirli sepetine. Sıra hayatındaki ilk aşkı olan takımının formasına geldi. Çıkardı üzerinden sırtında 8 yazıyordu. herkes 10’a hastayken o 8’in meraklısı garip bir çocuktu. Formaya hakettiği kıymeti göstermek için özenle katlayarak koydu diğer kirlilerin üzerine. Duştan çıktığında baba bekliyordu elinde oksijenli su ve pamukla. İşte en nefret edilen an geliyordu, neymiş efendim yara mikrop kapmamalıymış. Zaten kapmaz ki üzerinde kabuğu var, değer mi o yangına şimdi…

Hiç mutsuz olmazdı yaralarından, baktıkça aklına yaptığı maçlar gelirdi. Sonra bir süre sonra da yarayla oynama zamanı gelirdi. Kabuk bir iki güne kuruyup sertleşince, kabuğu deriden sökme oyunu başlardı. Eğer yeniden yarayı kanatmadan koparırsa oyunu kazanır, yoksa da kaybeder yeni kabuğun kurumasını beklerdi rövanş için… Her seferinde oyunun bir diğer önemli kuralı daha vardı, anne ve babaya yakalanmamak. Onlar “oynama şu yaralarınla izi kalacak” derlerse, kar yağan futbol maçı gibi olurdu oyun. Yarıda kalır, bir sonraki uygun zamana ertelenirdi.

Bir yaranın izi nasıl kalırdı ki? Bunu da hiç anlamazdı. Yıllarca o düştü, yaralar oluştu, kopardı ama hiç iz kalmadı. Neden büyükler bu kadar hassastı ki yaralar konusunda? Hem izi kalsa nolurdu ki? O izler kendisi için gurur kaynağıydı; “mahallenin maçlara alınanlarındanım” nişanıydı.

Sokak futbolu

 

 

 

 

 

 

 

Çocuğun yaşı ilerledi kalpte ve ruhta açılan yaralarla tanıştı. Bunları kimse görmüyordu, kabukları koparılamıyordu, oyuna dönüştürülemiyordu. Ama bunlar da tecrübenin görünmez nişanıydı, hayat bunu insan istemesede takıyordu bedeninin altında görünmez bir yere. Çocukluğunda pek bilmezdi bu yaraları, sanırım hayat denen şeyi çok umursamadığı içindi. Keşke hep de öyle kalsaydı; saf, beklentileri kolay, samimi, çıkarsız, en ufak şeyle mutlu, kaygısız, tasasız…

Belki artık büyümüştü ama hala anlamamıştı kabuğuyla oyunlar oynanabilen yaralardan korkan büyükleri. Ya çocuklarının güzelliği, ya kendi güzellikleri, ya da sağlık korkusuydu belki neden. Oysa kimsenin pek de umrunda olmaz özüne değer verdiği birinde göreceği yara izi ya da kimse ölmez kabuk bağlayan bir yaradan. Gereksiz saçma kaygılardı bunlar ona göre. Bu yüzdendir belki çocuğuna hiç “oynama yaranla” dememişti, her seferinde kabuğu kopardığında yara yeniden kanarsa “maçı kaybettin” diye alay eder ve içinden “umarım sadece kabuğuyla oyun oynayabildiğin yaraların” olur derdi hep…

 

Categories: Kalfadan öyküler | Yorum bırakın

Joshua Bell deneyi: Hayatta neleri kaçırıyoruz?

Washington’da bir metro istasyonunda, bir adam kemanla 45 dakika boyunca 6 farklı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider.

Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.

Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider. Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında, işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.

Keman virtüözü Joshua Bell

 

 

 

 

 

 

 

 

En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.

Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kisa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemanci çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.

Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell’in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston’da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı…

Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell’in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır.

Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi…

Dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir üç dakikamız dahi yoksa, hayatta başka neleri kaçırıyoruz acaba?

Not: Yazı başka bir sitede okuduğum bir yazıdır. Deneyle ilgili Internet’te çeşitli videolar da bulunmaktadır.

Categories: Lakırdı masası | Etiketler: , , , , , | Yorum bırakın

Üç adam tek ruh

Murray – Djokovic finalini izliyordum. Setlerde skor 2-0’dı. Maçın son oyununda durum bir anda 40-0 olmuş ve Murray 77 yıl sonra şampiyon olacak ilk Britanyalı olmak üzere 3 şampiyonluk servisi arka arkaya kullanacaktı. Djokovic taraftarı olarak ben bile herşeyden ümidi kesip son şampiyonluk sayısını izlemeyi planlıyordum. Djoko pes etmemişti. birden arka arkaya alınan sayılarla skor eşitlendi ve bir an “acaba mı?” diyerek benim heyecanlanmama neden oldu. Buradan maç çevirmek tarihi bir hikayeydi ve yapabilecek nadir karakterlerden biriydi, ancak sonunda ev sahibi Murray skoru 3-0 yapıp şampiyonluğunu ilan etti.

Tüm bu tabloyu yaşarken aklım bir anda hayranı olduğum 3 adama ve benzerliklerine takıldı. Jose Mourinho, Fatih Terim, Novak Djokovic… Diğer adlarıyla; The Special One, İmparator ve The Joker.

Sanki bunlar üç farklı bedende vücut bulmuş tek ruhtu.  Üçünün de en büyük özellikleri olarak; kazanma hırsı, inat, pes etmeme, kendinden eminlik, zeka ve üst seviye de ego olarak geldi ilk bakışta aklıma.

Pes etmeme ve kazanma hırsı

Murray’le oynadığı finaldeki pes etmeyen Djokovic’i, Euro 2008’deki Türkiye Milli Takımı’nın başındaki Fatih Terim’de ve bu sezon “lig bizim için bitti, Şampiyonlar Ligi’ne odaklanmayız” diyen takım kaptanını takımdan kesen Mourinho’da gördük. Bunların örnekleri çok fazla var ama bu ilk akla gelen kareler oluyor.

Jose Mourinho, Chelsea ile Barcelona'yı Nou Camp'ta yendikten sonra meşhur sevincini yaparken

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu pes etmeme nitelikleri onların belki de en derin duyguları olan kazanma hırslarından geliyordu. Üç adam için de ikincilik her zaman başarısızlığa eş değerdi. Maçlara hep kazanmak için çıktılar ve sonunda çoğu zaman hırslarını da gösterdiler. Mourinho’nun Nou Camp’ta gelen tur sonrası saha içine koşarak gelip kayarak tamamladığı zafer sevinci, Fatih Terim’in saha kenarında kaybederken verdiği tepkiler ki çoğu zaman soluğu tribünde almasına neden oldu bunlar, Djokovic’in hırsını kontrol edemeyerek kırdığı sayısız raket ve hatta tabure hep bu hırsın kontrolden çıktığı anlardı.

Zeka

Novak Djokovic

 

 

 

 

 

 

 

Djokovic’e The Joker lakabını kazandıran en önemli özelliği geniş vuruş stili menüsü olarak gösteriliyor. Sırp tenisçi bu özelliğiyle tıpkı Batman’in belalısı Joker gibi rakibini ne şekilde öldüreceği tahmin edilemez bir hale geliyor. İşte elindeki kozları en doğru zamanda en iyi şekilde kullanabilme zekası Djoko’yu tenisin dünyadaki bir numarası haline getirdi. Aynı zekanın Mou’da da bulunduğunu söyleyebiliriz. Onun Barcelona’yı Inter’le elediği sezon sahada oynadığı satrancı göz önüne getirebilirsek bu durum daha da kesin şekilde kanıtlanmış olur. Fatih Terim içinse her zaman “teknik, taktik ve transfer bilgisi sınırlı ama insanları iyi gaza getiriyor. O nedenle de başarılı oluyor” yorumları yapılıyor. Terim’in aslında bu özelliği bir nevi liderlik ve insan yönetme becerisine işaret ediyor. Bunu en iyi şekilde kullanabilecek zekayla da Türkiye’ye tarihinin en büyük Avrupa Kupası başarısını kazandırdığını düşünmekteyim.

Egomania

Şu ana kadarki özellikler pek çok insanı kendilerine hayran bırakabilecekken, üst seviyedeki egoları bir anda tüm insanları bu üç isim için de “ya hayran ol ya nefret et” ikilemine sevkediyor.

Mourinho’nun rakiplerini aşağılamaktan çekinmeyen basın toplantılarını, Djokovic’in rakiplerini iğneleyen basın açıklamaları ve Fatih Terim’in o saha kenarındaki tavırları. Hep bu adamları bulundukları alanların ego timsali olarak ortaya çıkarıyordu. Aslına bakılırsa üçü de kazandıklarıyla bu egonun içini dolduruyorlar. Bazen bir hayranları olarak bana bile itici gelse de insan sormadan edemiyor “bu adamların yerinde başkası olsa aynı ego gösterisini yapmaz mı?”

Fatih Terim

 

 

 

 

 

 

 

Egolarının başlarına bela olduğu konular da yok değil. Mourinho’nun meşhur Chelsea-Barcelona eşleşmelerindeki tavırları nedeniyle hayalini kurduğu Barca teknik direktörlüğü şansının artık kalmadığını babası dile getirmişti. Fatih Terim’in üstün egosuna “hop” diyen Milan’ın çekirdekten yetişme topçuları, İmparator’un kellesini alan isyanı başlatmıştı. Djokovic ise ego kökenli tavırları yüzünden hep turnuvaların zaferi istenmeyen adamı oldu.

Sorgulamalar

Siz de bu üç adamı benim gibi aynı ruhun farklı vücutlara yansıması olarak görüyor musunuz, yoksa ben mi saçmalıyorum…

Aslına bakarsanız Mourinho ile Terim arasındaki yakın dostluğun temelinde de birbirlerine bakarken kendilerini görmeleri geliyor diye düşünüyorum. Biraz yakınlaşsalar Djokovic’i de severler mi…

Categories: Lakırdı masası, Sportif mavralar | Etiketler: , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

1875’ten bugüne “Centilmenlere İletişim Rehberi”

1875’te Cecil Hartley tarafından yazılmış olan “Gentleman’s Guide to Etiquette” adlı kitapta hala geçerliliğini koruyan ve pek çok centilmenin dikkat etmesi gereken kritik iletişim noktaları bulunuyor.  Buyrun yüz küsur yıldır yaşan centilmenlik kuralları;

* Karşınızdaki kişinin fikir ve yorumları yanlış olmasına rağmen inatla fikrinde direniyorsa, sinirleneceğiniz noktaya gelmeden konuyu kapatıp konuşmayı başka bir konuya yönlendirin.

* Fikirleri farklı olsa da karşınızdaki insanı sabırla dinleyin, onun yanlış olduğunu düşündüğünüz noktalarda fikrinizi kibarca, sinirlenmeden ve onun görüşünü aşağılamadan fikirlerinizi belirtiniz.

* Karşınızdakinin sözünü kesmeyin, konuşmak için onun cümlelerini tamamlamasını bekleyin.

* Karşınızdaki konuşurken ondan sıkıldığınızı veya onun konuşmasını umursamadığınızı ima edecek saate bakmak, karşınızdakinin yüzü yerine etrafa bakmak vs. gibi hareketlerden kaçının.

Centilmen iletişimi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

* Toplum içerisinde konuşurken, az bilgi sahibi olduğunuz konuda çok iddialı açıklamalar yapmayın ve konu hakkındaki bilginizin fazla olmadığını mutlaka dile getirin.

* Bir grup içerisindeyseniz konuşurken tüm ilgiyi üzerinize toplamaya çalışmayın. Bu toplum içinde kendinizi herkesten üstün gördüğünüzü sembolize eden oldukça kaba bir harekettir.

* Bulunduğunuz toplumda zeka ve kültür olarak diğerlerinden üstün olduğunuzu düşünüyorsanız, bunu kullanarak diğer insanların kendilerini küçük görmelerini ve değersiz hissetmelerini sağlamaya çalışmamalısınız. Herkesin anlayıp, ilgi göstereceği ve fikir belirtebileceği konuların konuşulabilmesi için gruptaki konu belirleme işini diğerlerine bırakıp bu konularda ortaya süreceğiniz fikirlerle onların size olan sevgi ve saygılarını artıracak şekilde iletişimde olmalısınız.

* İyi bir dinleyici olmak da bilgili ve kültürlü bir konuşmacı olmak kadar önemlidir.

* Grup içerisindeki konuşmadan uzaklaşıp kendi aralarında konuşan iki kişinin konuşması dinlenmemelidir.

* İnsanları sıkan uzun ve yorucu konuşmalar yapılmamalıdır.

* Kendinizle ilgili çok az konuşun, etrafınızdaki insanlar kendileri sizi keşfetmeye çalışsınlar.

* Biri sizi överse, alçak gönüllülükle bu övgüyü karşılayın.

* Asla insanları birbiriyle kıyaslamayın.

* Orada olmayan biri hakkında dedikodu yapmayın.

* Sürekli başkalarından alıntılar yapmayın. Ara sıra alıntılar kullanmak kültürünüzü ve zekanızı sembolize edebilir belki ama sürekli yapılırsa insanların zihninde yavan bir algı oluşturur.

* Bilgiçlik taslayıp ukalalık yapmayın, çünkü bu zekanın değil aptallığın sembolüdür.

İletişim

 

 

 

 

 

 

 

 

* Dilinizi doğru ve akıcı şekilde kullanın. En önemli kültür ve zeka sembolü kendi dilinizi ne kadar iyi şekilde ve doğru kelimelerle konuştuğunuzdur.

* Teknik ve mesleki terimler kullanmayın. Bu durum sizin konuşmanızdan insanların tat almamasına neden olur ve sizi sıkıcı hale getirir. Eğer zorunlu olarak kullanmanız gerekirse uzun uzun açıklama yapmayın.

* İnsanları güldürmek için kendinizi zorlamayın. Kendinizi bu yönde zorlamanız halinde sadece alay konusu olacak durumlara düşersiniz.

* Kendinizi övmekten; paranız, kişisel bağlantılarınız, lüks varlıklarınız, seyahatleriniz vs. hakkında konuşmaktan uzak durun. Bu topluluk içinde yapabileceğiniz en görgüsüz harekettir.

* Kendinizle alay ettirmeyin. Böyle durumlar oluştuğu zaman sakin,  soğuk ve masum bir tavırla etrafınızdaki insanları etkiniz altına alın.

Bir centilmenle kadın iletişimi

 

 

 

 

 

 

 

 

* Toplum içinde yaptığınız konuşmalarda yabancı dilde kelimeler ve alıntılar kullanmaktan mümkün olduğunca uzak durun.

* Birden fazla anlamı olabilecek cümleler kurmayın.

* Bir konuşma sırasında sinirlenirseniz ya konuyu değiştirin ya da öfkeniz dinene kadar susun. Böyle durumlarda daha sonra telafi edemeyeceğiniz sözler ağzınızdan dökülebilir.

* İnsanların özel hayatlarına ve aile hayatlarına saygı duyun. Başka birinin özel hayatıyla ilgili bildiğiniz birşeyi asla dile getirmeyin.

* Tanımadığınız insanlarla ilgili asla bir sıfat kullanmayın.

* Topluluğa öğüt vermeyin. Bu sizi haklı olsanız bile ukala gösterecektir.

* İnsanları övmeyin. Bu sizi samiyetsiz ve güvenilmez biri pozisyonuna düşebilir. (Sizden üstün birini övmeniz bencillik ve yalakalık, kadınları övmeniz onlarla konuşacak konunuz olmadığı hissiyatı uyandırabilir.)

Var mı bunlara ek bir centilmenin taşıması kesin gerek dediğiniz iletişim kuralınız?

Categories: Er kişiye bilgiler | Etiketler: , , , , , , , , | Yorum bırakın

Rakı bardağının anıları

Kırıldım… Bu bir bardak için aynı zamanda emeklilik ve ölümün birlikte geldiği andır. Bu zamana kadar bir çok dudağa ve ele dokundum. Çokça rakı masası sohbetine misafir oldum. İnsanlar bana dokundukça ya daha çok efkarlandılar, ya daha çok güldüler, ya da daha çok aşık oldular. Şimdi kırılmış halde çöp tenekesindeyim, şu anda itibaren ne kadar daha nefes alabileceğim meçhul ama yapmak istediğim tek şey geçen günlerimi anlatmak becerebildiğim ve süremin yettiği kadarıyla…

Salaş balıkçı

 

 

 

 

 

 

 

Fabrikadan çıktıktan sonra önce bir mağazada almıştım soluğu, oradan da istikamet ömrümü geçireceğim sahil kenarında bir balıkçı olmuştu. Bu arada sahil kenarı dediysem öyle aklınıza gazetelerde gördüğünüz lüks yerler gelmesin, bizimkisi tahta masa ve sandalyeli bir yerdi. Hep aklımda şu gündüz repliği vardı çalan telefonla başlayan konuşmada “Malesef rezervasyon almıyoruz, bizde herkes gelir bulduğu yere oturur”

İlk günümde kalabalık bir erkek masasındaydım. Masada sevgilisinden yeni ayrılmış biri vardı, arkadaşlarına ayrılık nedenlerini anlatıyordu. Herkes de onu teselli etmeye çalışıyordu. Çocuk gece boyunca durup durup “artık eskisi gibi değilmişiz, artık bana karşı birşeyler hissedemiyormuş” diyordu. Çocuk masadan kalktığında arkadaşları “atlatması biraz uzun sürecek, hala seviyor” diye konuşuyorlardı. Sonra O gecenin sonunda sanmıştım ki kadınlar hep erkekleri mutsuz etmek üzere yaşayan insanlardır, ama sonradan anladım ki sorun cinsiyette değil aşk denilen olaydaymış.

Rakı masası

 

 

 

 

 

 

 

 

Oysa ilk günlerinde nasıl da güzel geliyor bu aşk denen meret insanlara. Kızlar gördüm, masada dedikodu yaparken biranda bir mesaj gelince heyecanla alıp bakıyorlar telefona ve eğer mesaj gönderen kişi beklenen kişiyse yüzde bir sırıtış peyda oluveriyor. Çiftlerin masasında da herşey çok keyifli oluyordu. Bir başka güzel oluyordu zaten aşık insanların yüzleri. Daha narin tutuyorlardı beni ve daha keyif alarak alıyorlardı yudumlarını. En güzel şeylerin sebebi olan bu aşk, bir anda en üzücü şey haline nasıl geliyordu bunu asla anlayamadım…

Bazen ölen bir insanın arkasından kurulan masada buluyordum kendimi. Orada hava çok karışıktı. Rüzgar eserken sıcaktan yanmak gibiydi. Bir bakıyorsunuz herkes duygulanıyor, bir bakıyorsunuz güzel anılar hatırlayıp gülüyorlar. Bu masalardan anladığım tek şeyse insanlar ölse de anıları yaşamaya devam ediyor. Ölüm acaba vücut kaybolunca değil de sanki sizi hatırlayan kalmayınca gerçekleşiyor sanırım. Peki beni hiç hatırlayan olacak mı acaba…

Aile rakı masası

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aile masalarının da konuğu oldum. Gündelik olaylar, aile dedikoduları, gençlere öğütler, büyüklerden istekler, karşılıklı yapılan ufak dalga geçmeler. Hep sevdim bana dokunabilecek kadar birbirine bağlı, birbirini seven ve neşeli aileleri. Tek zorlandığım aile masaları veda yemekleriydi. Aileden birisi uzaklara gidecektir ve onunla geçirilen son zamanlardır. Damarlardaki rakının dozu arttıkça duygusallaşan konuşmalar, yudum alınırken hissettiğim yoğun melankoli hep beni sarhoş etmiştir.

En anlam veremediklerimse sanki birşeyleri değiştirecekmiş gibi yapılan futbol ve siyaset tartışmalarıdır. O kadar masa gördüm, her masada bu iki konudan birisi kesin vardı. O kadar konuşmaların sonucundaysa hiç değişiklik olmadığını, yüzler ve sesler değişse de lafların aynı kalmasından anlıyordum.

Doğum günü pastası

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Doğum günü kutlanan masalarda hep sinir ve kıskançlık krizi geçirirdim. Benim sunduğum rakıydı insanları keyiflendiren, ama her gecenin sonunda ilgi odağı olup alkışlanan o aptal mumlu pastalardı. Fotoğrafları çekilirdi doğum günü çocuğuyla pastanın, gecenin meşhuru da o olurdu yani.

Duyduğum ve şahitliğimle onaylayabileceğim şeylerse; rakı içen kadının güzel olduğu, rakı içenin telefona sarılıp sevdiklerine ya da aşık olduklarına ulaşma geleneği olduğu, rakının balıkla güzel gittiği, futbolun insanların en sevdiği spor olduğu, kadınların erkeklerden daha zarif olduğu, insanların rakı masasında kendilerini belli ettiği, rakının insanı duygusallaştırdığı, rakının en güzel gün batımı saatlerinde içildiği, birkaç kadehten sonra insanların sakarlaştığı…

Sanırım benim için son geldi, çöp tenekesi sallanmaya başlıyor… Selam olsun dokunduğum dudaklara ve beni saran ellere. Sakar bulaşıkçı bitirdi işimi, şimdi de parçalanıp yok olacağım. Eğer şanslı olur da geri dönüşüme gidersem, belki başka bir şekilde yeniden insanların arasına karışacağım. Şimdilik benden bu ka…

Categories: Kalfadan öyküler | 1 Yorum

Samimiyet

Günlerdir bazen olaylar içinde koştururken, bazen de Twitter’da yorum yapıp yorum okurken geçiyor zaman. İnsanların oturup tüm yaşananları ve yaşantılarını sorgulamaya başladıkları bir dönem oldu resmen artık bu günler. Bir mesai arkadaşım yazmış “Her gün yaptığım şeyler hiç bu kadar anlamsız gelmedi” diye… Hak vermeyen var mı acaba?

Geçtiğimiz gün Twitter’da eski patronum yazmış “Özgürlüğünün kısıtlandığını düşünenler gerçekten hangi özgürlüğünün kısıtlandığını düşünüyor?”, cevabım “En basitinden İnternet’te hangi siteye girebileceğime benim adıma birinin karar vermesi” Bunun arkasından iki tane tanımadığım insandan arka arkaya gelen yorum;

youtube

 

 

 

 

 

– “Youtube, kemalistlerin isteğiyle mahkeme tarafından engellenmişti.” (e ama biz “kimse” demiştik ya o kelimenin bir önemi yok mu? benim kemalist olduğum nereden çıktı o cümleden. Refleks olmuş biri bir özgürlük feryadı yapıyorsa kemalisttir zahir :) )

– “Onun çözümü var sonuçta engeli aşarak izleyebiliyorsun” cevabım: “kanunen yasak olan birşeyi yapmak için çözüm bulmak ve onu kullanmak hukuki olarak suç değil mi?” (buna yorum gelmedi tabi haliyle :) )

Bunun arkasından alkol yasağı üzerine biraz muhabbet dönüyor. Bir sorum oluyor “Neden 100 metre? 50 metre değil, 200 metre değil? Hiç sorguladın mı? Yoksa sorgulamadan kabul mü ettin?” cevap şöyle geliyor “Bu toplumu kötü alışkanlıklardan uzak tutmak için var olan birşey altında başka birşey aramamak lazım.” Son bir kelimem oluyor; “Bahis ve kumar kötü bir alışkanlık. Ama devlet tekelinde bu ülkede bahis oynanırken, insanların içki yasası konuşmasını samimi bulmuyorum. ” cevap gelmiyor, çünkü biraz araştırınca çıkıyor ki kendisi iddaa oynayan birisi ve bu özgürlüğüne taş gelince herşey sus pus…

Bu konuşmadan sonra herşeyi samimiyet penceresinden bakarak değerlendirdim kendimce birşeyler yaratmaya çalıştım. Herkesin de payına düşenler vardır zannımca…

– Başta bir ağaç uğruna orada olan bir avuç gence orantısız güçle saldırıp insanları oraya toplayan hükümetin bu işi faiz lobisi ve dış mihraplar yapıyor savunması samimi geliyor mu? (O çevrecilerin başındaki kişiyi doğru muhattap alıp dinlese ve demokratik ikna süreci uygulansa sizce bunlar olur muydu?)

esnaf

 

 

 

 

 

 

– İş demokratik bir sürece girmişken Park’ı boşaltmama kararı alarak, kendi özgürlüğünü isterken o bölgede yaşayan veya çalışanların özgürlüklerine darbe vurmaya niyetlenen insanlar ne kadar samimi? (Ben görüşmeler başlayınca gitmemeye başlamıştım Gezi Parkı’na ama Cumartesi yeniden hareket başladı, çünkü yine özgürlüklerimin savunulması ihtimali olmadığı ve diktatörce yine asarım keserim diyip her kararı alabilecek bir düzenin karşıda olduğunu görmüş oldum.)

– Özgürlük için oradayken Türbanlı bir anneyi döven insanın özgürlük anlayışı ne kadar samimi?

– Bu hareket özgürlüklerin korunması, muhattap alınmak vs. için insanların tek vücut olması hareketi derken partilerinin veya örgütlerinin bayraklarını asan, o bayraklar ellerinde dolaşan oluşumlar ne kadar samimi?  (Buradaki kasıt PKK değil tüm parti ve sivil toplum kuruluşlarıdır)

Gezi Parkı'na Cumartesi akşam müdahalesi

 

 

 

 

 

 

 

 

– Büyük bölümü polis şiddetine tepki olarak oraya koşan grup tam sakinleşmiş, artık süreci daha karşılıklı konuşmalı bir ortama taşımaya niyetlenmeye başlamışken yeniden polis şiddetiyle ortamı körükleyenlerin bu olayı tatlıya bağlama samimiyeti ne kadar var?

iddaa logosu

 

 

 

 

 

 

 

 

 

– “Dinde yazan şey kanun olunca mı zorunuza gidiyor”, “türbanlı kızlarımız okula gidemiyor”, “bir türbanlı anne dayak yiyor” diyerek dini sömüren bir insanın kendi hükümetinde ülkede bahisi tekel şeklinde devlet yönetimiyle ilk kez resmi olarak başlatması din yaklaşımı ne kadar samimi? (Toplumun hassas olmadığı bir dini yasağı kullanıp para kazanınca günah olmuyor zahir :) )

Gazi parkı olayları cami

 

 

 

 

 

 

 

 

– “Camiye ayakkabılarıyla girdiler” diye feryat figan eden bir başbakana hiç bir vicdanın kalkıp “Cami Allah’ın evi olarak görülüyorsa ve bir insan dini inancı, görüşü vs. ne olursa olsun yaralanınca Cami’ye sığınan insanda bile ayakkabı mı dert ediyorsun?” diyememesi ne kadar samimi? (Aynı camide içki de içiliyor dedi ama imam yalanlayıp dinen yapması gerekeni yapıp doğruyu söyleyen imamı görevden alan birinin hala din ve bu cami olayı yorumlarına inanan ne kadar samimi o da ayrı konu…)

kask numarası kapalı polis

 

 

 

 

 

 

 

 

– Kask numaralarını gizlemesi, evlerden “yeter artık atmayın evde nefes alamıyoruz” diye haykıran halkın evine gaz bombası atan polisin toplumun huzur ve güvenliğini sağlama konusundaki görevini yapıyor olması fikri ne kadar samimi?

– Olayların ilk 3-4 günü hiçbir şey yayınlamayan medyaya yönelik olarak “medya bu kadar özgür değildi” diyen birinin toplumu her konuda kendi çıkarlarına göre değil gerçeklere göre doğru bilgilendirdiğine inanan insanlar ne kadar samimi?

Polis, Toma'daki suya kimyasal madde katarken

 

 

 

 

 

 

– “Tomanın suyunda ilaç var ama kimyasal değil” diyen ve “bugün müdahale olmayacak” diyip akşam müdahaleyi izleyen vali ne kadar samimi? (Bana ilaç olup kimyasal olmayan birşey söyleyin valiyi cepten arayıp baştan beri tüm dediklerim için özür dileyeceğim :) )

– Havaalanlarında miting yapan ve oralarda polis müdahalasi olmayan, taksime miting yeri değil diye polis müdahalesi yapan; elinde sopalarla yürüyen AK Gençlere arkasında duran tomanın dokunmadığı ülkede eşitlik ve eşit mesafede demokratik devlet duruşuyla ben %100 başbakanıyım demek ne kadar samimi? (İkinci olayı dün Kabataş’ta bizzat gördüm ama evine giden vatandaşı oynadığımdan dikkat çekmemek için fotoğraflayamadım)

AKP mitingine hazırlanan çarşı pankatları

 

 

 

 

 

 

 

 

– Ankara’da MHP bayrağıyla, İstanbul’da yalandan “yaptığı” Çarşı bayrağıyla üstüne çakma Gucci Tshirt giyip Nişantaşı’nda salınarak insan kandırmaya çalışan yurdum genci imajlı hükümetin kitleleri kandırmadan iş yapıyoruz anlayışı ne kadar samimi?

Hitler dönemine ait referandum pusulası

 

 

 

 

 

 

 

– Hitler’in diktatörlük stratejisinin en temel öğesi olan “sonucu hesaplanabilen bölgede referandum ve plebisit uygulaması” yöntemini kullandığı halde “hangi diktatör bunu yapar?” diyen başbakanın yönetim anlayışı ne kadar samimi?

– Terör örgütü liderine “sayın” diyen ve terör örgütüyle barış için masaya oturan, ama karşısındakileri galeyana getirmek için Gezi Parkı’nda bayrak açan terör örgütü üyelerini kullanan başbakanın Barış Süreci fikri ne kadar samimi? (Unutmamak lazım, barış süreci sonrası bu insanların siyasi ifade özgürlükleri ve toplumda bayraklarını açarak gezme özgürlükleri olacak. Onlara uygulanacak her toplumsal şiddet de suç olacak.)

Adalet sarayı baskını

 

 

 

 

 

 

 

– Hukuka aykırı şekilde içinden avukatları alınan bir “Adalet Sarayı” bulunan ülkede hak ve hukuk inancı ne kadar samimi?

– Doktorların, Hipokrat Yemini’ne uygun hareketle önüne gelene kimliğine bakmadan tıbbi müdahalede bulunmasını eleştirip bunları cezalandıran devletin sağlık anlayışı ne kadar samimi?

– Bireysel emeklilik sisteminde ödemelerinizi yapıp bitirseniz bile paranızı alabilmek için 50’li yaşları beklediğiniz, ama milletvekili olursanız 29-30 yaşında yüklü maaşla emekli olabildiğiniz bir ülkede emek karşılığı ne kadar samimi?

– Karşısındaki farklı görüşü dinlemeye tahammülü olmayan insanların olduğu ülkede başbakandan muhalif görüşlere kulak vermesini beklemek ne kadar samimi?

– Sığ bir öğrenim hayatıyla futbolculuk, iett memurluğu vs. basamaklarından geçip başbakan olan birinin psikoloji, sosyoloji, mimari, şehir planlama, çevre bilimi, matematik, sağlık, ekonomi vs. gibi konularda ben bilirim herkes işine baksın tavrı ne kadar samimi?

– İstanbul Belediye Başkanı olduğu günle şimdi arasında mal varlığında uçurum olan ortanın altı gelir düzeyinden gelip bir anda zenginler arasına girebilen birine “bu para nereden geldi?” diyip karşılığını alamadığınız ülkede şefaflık, faiz lobisi, karanlık güçler hep karşımızda diyen ne kadar samimi?

– Oteli nedeniyle sempati kazanan bir holdingin insanların gönlünü biraz daha derinden fethetme amaçlı gıda desteği hareketi ne kadar samimi?

– Para, rant, çıkar, pozisyon, iş korkusuyla susanın, kendi istediği dışındakilere gözünü kapayanın hayat anlayışı ne kadar samimi?

– Yapılan olumlu hareketlere de sırf muhalefet olsun da nolursa olsun diyenin yorumları ne kadar samimi?

– Polisin öldürdüğü kesinleşen çocuğa, otopsi bitmededen “onu eylemcilerden gelen taş öldürdü” diyen, çocuğun öldüğü yere “teşekkürler Türk polisi” pankartı astıran, yollara eylemciler atsın diye taş düzdüren, oğluyla beraber içini boşaltıp iflas ettirerek iki lig birden küme düşmesine neden olduğu takımın atkısını başbakana takıp tribünlere oynamaya çalışan belediye başkanının vicdanı ve hareketleri ne kadar samimi, bu adamı barındıran siyaset ne kadar samimi?

Ellerinde sopayla tekbir getiren grup

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

– Ellerindeki sopalarla karşısındaki sopasız gruba saldırmaya çalışan ve tekbir getiren grubun din anlayışı ne kadar samimi? http://youtu.be/7BSIwRoQbyw 

Taksim'e bombaların atıldığı an

 

 

 

 

 

 

 

– Dış basının yayında olduğunun bilindiği saatlerde, polisine en yoğun saldırılardan biri için emir veren insanın “Türkiye’mizi yabancı basın kötü tanıtıyor. Bunlar hep onların oyunu. Görüntüler yüzünden turizm kaybımız oluyor!” feryatları ne kadar samimi?

– “Reyhanlı’da Sunni kardeşlerimiz öldü” dedikten beş dakika sonra “CHP mezhep ayrımı yapıyor” diyen insanın dürüstlüğü ne kadar samimi? (Söylediği ve sonra yalanlanan açıklamaları, elde kayıtları olan şeylere ben demedim inkarları vs. de ayrı konu)

– Ne için yaptığını bilmeden, olayı polise karşı gelme odaklı bir bilgisayar oyunu sanarak hareket edenin eylemde bulunması ne kadar samimi?

Ethem Sarısülük'ün annesi

– Suçludur, suçsuzdur, sicili nedir, örgüt üyesi midir yoksa tamamen masum mudur bilemem ama olaylar da ölen çocuğunun cenazesini almak için “Sizin de ananız var, ne olur izin verin oğlumu alıp gideyim” diyen anneyi görüp dolmayan göz ne kadar samimi? youtu.be/wb_rz-S-ee0 

Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe taraftarları Gezi Park'ta

 

 

 

 

 

 

 

– 3 gün önce birbirini öldüren şimdi kol kola gezen ama 3 gün sonra yeniden birbirlerine karşı salyalar saçarak bağırıp küfredecek olan futbol taraftarlarının bütünleşmesi ne kadar samimi?

– Polisi müdahaleye davet ederek sakin ortamı bir anda karıştıran başbakanın bir gün sonra mitingte “LYS sınavı olan gece sabaha kadar tencere tava sesi yapıp sınava girecek gençlerimizi uyutmadılar” diyerek sınavı girenleri düşünmesi ne kadar samimi?

– Ülkeye girişi yasaklı bir cemaat liderinin Türkçe Olimpiyatları öncesinde video kaydını yayınlayan TRT’nin insanların vergileri üzerine kurulu bir devlet kanalı olması samimi mi?

– Karşı olduğu görüşte olan bir arkadaşını sırf üslubu ve görüşü nedeniyle defterden silenin dostluğu ne kadar samimi?

Divan Oteli'ne gaz bombası atıldığı an

 

 

 

 

 

 

 

 

– Bence en önemlisi: Pazar günü olaysız bir şekilde Divan Oteli’ni boşaltabilen ama Cumartesi günü içinde hasta, yaralı ve çocuk varken kapalı alana gaz bombası atan polise tek laf etmeyenin insanlığı ne kadar samimi? Divan Otel’e biber gazı atıldığı anın videosu

Daha da çok şey vardır ama akla gelen şimdilik bu kadar…

Categories: Lakırdı masası | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Bilmek istiyorum…

Dün okuduğum bir yazıda karşılaştığım ve bundan sonra da hayatım boyunca hayatıma doğru adım atmak isteyenlere hep okutup sonra “eee sıra sende?” diyeceğim yaşam kılavuzu kıvamındaki Kanadalı bir Kızılderili olan Oriah Mountain Dreamer’a ait bir yazı…

“Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor. Özlediğin, arzuladığın şeylerin hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini, bilmek istiyorum.

Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor. Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüveni için, aptal gibi görünme riskini göze alıp alamayacağını bilmek istiyorum.

Saklamaya, azaltmaya ya da düzeltmeye çalışmadan kederlerimizle yüzleşip yüzleşemeyeceğini bilmek istiyorum.

Yüreğin doğanın ritmi ve yaşama sevinciyle dolu bir sevdanın sınırlarına vardığında, o sınırları feda edip edemeyeceğini bilmek istiyorum.

Anlattığın hikâyenin doğru olup olmaması beni ilgilendirmiyor. Kendi ruhuna ihanet etmemek için bir başkasını hayal kırıklığına uğratıp uğratmayacağını bilmek istiyorum. İhaneti göze aldığın her seferinde, sonuçlarını ayakta karşılayıp karşılayamayacağını bilmek istiyorum.

‘Güven’ kelimesinin senin için ne ifade ettiğini bilmek istiyorum. Bazen sana karanlık gibi görünse bile, gelen günün içindeki o büyülü ışığı görüp göremeyeceğini bilmek istiyorum.

Hatalarımıza fırsat verip vermeyeceğini, bir gölün kenarında durduğumuzda ‘gümüş ay´a benimle birlikte “EVET!” diye bağırıp bağırmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede yaşadığın ya da neye sahip olduğun beni ilgilendirmiyor. Keder ve umutsuzlukla geçen bir gecenin ardından, kırılmış, yorgun ve bitap, ayağa kalkıp kalkamayacağını; ‘çocuklar’ için yapılması gerekenleri yapıp yapamayacağını bilmek istiyorum.

Kim olduğun, buraya nereden ve nasıl geldiğin beni ilgilendirmiyor. Birlikte bir ateşin ortasında düştüğümüzde, gerektiğinde yanmayı göze alıp alamayacağını bilmek istiyorum.

Yalnız kalmaya katlanıp katlanamadığını bilmek istiyorum. İçinde yüreğinden başka tutunacak hiç bir şeyin kalmadığında, o amansız varlığını sevmeye devam edip edemeyeceğini bilmek istiyorum.

Bugüne kadar ne öğrendiğin, ne okuduğun beni ilgilendirmiyor. Diğer her şey bittiğinde seni ayakta tutan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum…”

Categories: Lakırdı masası | Etiketler: , , , , , | Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun.