Monthly Archives: Ekim 2012

Avcı’nın tüfeği kuşun atmazsa

Artık milli maç heyecanının ortadan kaybolduğu toplumlarda yaşıyoruz. Futbol hastaları bu milli maç aralarında baygınlık geçirirken, “bir an evvel lig başlasa” diye sayıklıyorlar. Türkiye’de milli maçlara takımlarının formalarıyla giden ve sinirlenince ligdeki rakiplerinin futbolcularını protesto eden “taraftar kültürü” tartışılıyor. İngiltere’deyse milyonluk kramponlar San Marino’yla maç yapmak zorunda mı konusu gündemde yer alıyor.

Bu atmosfer altında, dün geceki maç yaklaştı. Maç öncesi pek çok kişi belki “biz bu Romanya’yı yeneriz” fikrindeydi hatta iddaa bile verdiği 1.50’lerdeki oranla bunu kanıtlar cinsteydi. Benim içimdeyse hep bir şüphe vardı ki, keşke olmasaydı o şüphe. Kadroyu görünce “bu nasıl kadro evimizdeki Romanya maçında Hamit, Emre ve Mehmet Topal üçlüsünden bir orta saha olur mu” diye geçti içimden. Bu üçlüdeki en büyük korkumsa limitli yaratıcılıktı, hatta Mehmet Topal’da hiç olmayan. Buna ek olarak bir de tek santrofor inadı vardı, yedekte de maça dahil edilebilecek tek forvet vardı. Abdullah Avcı, sanırım takımını İBB’deki kontraların ve rakibe pozisyon vermemenin tek amaç olduğu 3 büyükler maçlarına çıkıyor sanıyordu. Belki de rakibin forma renkleri bu etkiyi yapmıştı.

Avcı’nın bu mantığını deplasmandaki Hollanda maçında haklı bulmuştum, o kadar Selçuk tartışmalarına rağmen. O maçta da golü yedikten sonra gerekli aksiyonu almasını bekledim, ama olmadı. Sonrasında Estonya’nın yalancı baharı ve derken Rumen’in ağır tokadı. Sonunda da liderlikte rakip gördüğümüz Hollanda’dan ve ikincilik savaşındaki rakibimiz Romanya’dan 6’şar puan farkı yedik oturduk yerimize üç maçta.

Dünkü maçta Avcı’nın galibiyet için tasarladığı tüfek kurşun atmayı bilmeyen cinstendi. Topa hakim ama rakipten daha az tehlike yaratabiliyor. Klasik türk takımları gibiydi. Avcı, “al abi top senin, gel ben bekliyorum. Ama açık verdin mi yakarım!” diyen rakibe bir çözüm bulamadı.  61’de forvet çiftlendi, arkasından da 80’de Nuri hamlesi geldi ama hep mantık hatasıyla. 61’de forvet çiftlenirken Nuri hamlesi gelse belki bir çözüm olurdu, ama tabi Emre yerine değil Topal yerine.

Hep kısır bir orta sahayla kaldık, aman pozisyon vermeyelim korkusuyla. Devre arasında keşke birisi hocayı dürterek “Hocam 1-0 yeniğiz pozisyon vermemesi mi kaldı” deseydi. Abdullah Avcı’nın hayali Hollanda deplasmanında işe yarardı belki ama olmadı, belki öne geçtiğimiz maçlarda da işe yarayabilir ama galibiyetin şart olduğu maçlarda asla.

Bir de birisi lütfen Türk hocalara tek santrafor, ön libero ve defans yapma takıntılarından vazgeçmeleri yönünde beyinlerini yıkasın. Aykut’u böyle, Şenol Güneş’i böyle, Abdullah Avcı’sı böyle. Tribündeyse kurdeşen döken taraftarları… Golcünüz leblebi gibi atar veya pozisyon üretme uzmanı olur anlarız, kanatlarınız ve orta sahanızın ortası her kilidi açabilecek yaratıcılıkta olur yine anlarız, defansınızın pozisyon almayı çok iyi bilir ve oyuncularınızın sinirleri savunma sanatına uygun dayanıklılıkta olur yine anlarız. Ama bunlardan hiç birisi yokken, lütfen biz maç izleyenlere veya galibiyet bekleyenlere de yazık…

Brezilya’ya yine seyirci olarak gideceğiz gibi görünüyor, tabi durumlar değişip Avcı silahını yenilemezse veya bir mucize olmazsa…

Reklamlar
Categories: Sportif mavralar | Etiketler: , , , , , , , , | Yorum bırakın

Günün biri mi, bir gün mü?

İnsanların hep unutamadıkları anlar vardır. Bunlar öyle zamanlardır ki üzerinden kaç ömür geçerse geçsin hep izini hayatlara sürer, sadece sizi etkiler sanmayın pek çok kişiyi aynı anda etkiler.  Bunlar baştan beri vardır aslında adı “kader”, “kısmet”, “karma” veya türlü türlü isimlerle tanıtılmış hayat yollarında. Kimisi “günün biri” kimisiyse “bir gün” olarak tanımlanır, planlanır gelecek takvimlerine yerleşir hayatların.

Yaşanacakları “günün biri” veya “günlerden bir gün” yapan da bizlerizdir. Hep hayaller kurarız, bazı şeyleri elde etmek yaşamak isteriz. Yatağa yattığımızda tavanı, vapura bindiğimizde uzakları, uçaktayken gökyüzünü ve bazen de baktığımız boş duvarları birer sinema perdesine çevirir bakar dalarız oraya.  Hayallerimizin Woddy Allen’ı olur, o sahneleri oynatırız. Sonunda da ya “günün biri” veya “bir gün” olarak bu hayale bir gerçekleşme zamanı verilir.

“Günün biri” demek biraz üşengeç ve teslimiyetli insanoğlunun işidir. Sevmez önünde uğrunda mesai verecek bir meşgale olsun, salına salına yaşamaya devam etmek ister.   “günün birinde umarım bunu yaparım, yaşarım, ederim, eylerim” der geçer. Olursa “şanstır, tesadüfen hayalim gerçek oldudur”, olmazsa “kısmet değildir”.

“Bir gün” demekse biraz cesur bir Don Kişot’un işidir “bir gün bu rüya gerçekleşecek” der ve atar ölmeden oldurulacak işler listesine. Bundan sonra da bütün adımları bunu yaşamak için atmak ister.

İki karakterin yaşamları da ciddi fark barındırır. Birisi isteyip yaşamadıklarını çoktan unutmuşken öbürü isteyip yaşayamadıklarının peşinde koşmaktan yorulmuş avare olmuş, belki hayatın kendine sunduğu farklı şansları ıskalamıştır. Bir de tabi iki karakterin gerçekleştirdiklerinin verdiği haz farkı vardır. “Günün biri” diyen hayatın ona göre “tesadüfen” kendisine sunduğu hayalini yaşamış bitirmiştir. “Bir gün” diyense isteyip çabalayarak elde ettiği hayalini muzaffer bir komutan edasıyla yaşamayı sürdürür.

Yol ayrımındaki karar

Peki yol ayrımında hangi karakter tercih edilesidir; hayali kurup önüne çıkarsa yaşamak, kaçanlar için üzülmeyecek şekilde onları unutmak mı? Yoksa hayali kurup peşinden koşarken ya hayali yakalamak ya da yolunu kaybedip çöllerde avare olmak mı?

Kaçınız hayalindeki işin peşinde koştu, kaçınız hoşlandığınız bir kız için gurur falan dinlemedi, kaçınız fikirleri uğruna ölümü göze aldı ya da kaçınız hayallerini kurduğu bir şeyi almak için türlü taklalar attı bilemiyorum ama bunları yapanlar hep tarihte ya büyük işler ve aşklar yaşamış isimler oldular. Bunlar da “günün birinde” deseydi ne bugün elinizdeki Elma’lı teknolojiler ne Romeo ile Juliet ne de Türkiye Cumhuriyeti olurdu.

Ya peki tüm çabaya rağmen o hayalleri gerçekleştiremeyenler derseniz; onlar da nesilden nesile anlatılan efsane olmuş karakterler oldular. Tıpkı Leyla ile Mecnun gibi, tıpkı 41 yıl önce bugün idamı onanan üç fidan gibi…

Categories: Lakırdı masası | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.