Monthly Archives: Nisan 2013

Bağdat Caddesi’nin “Emek” Katili

Olay zamanı: Perşembe gecesi

Olay yeri: İstanbul’un hatta Türkiye’nin gelir seviyesi ve öğretim (eğitim değil yalnız, sadece öğretim) düzeyi en yüksek kesiminin yaşadığı Bağdat Caddesi.

Olay kahramanları: Ben ve yolda yürürken kulak misafiri olduğum orta yaşlı bir çift.

Saat gece 9.30 civarında “spining” adı verilen yaparken canıma eziyet edip sonrasında garip bir mutluluk veren işkenceyi kendime yapmış bir şekilde spor salonundan çıkmıştım. Akılda biten kitabımın yerine yeni bir kitap almak vardı. Hedef en yakındaki kitapçıydı. Kitap alındıktan sonraki planda da evde kitap okuyup yüzümdeki meşhur vitiligo lekeleri için doktorun yazdığı anasonlu, kuşburnulu, garip koku ve tattaki bitki çayını içerek dinlenmek vardı.

Tam ben aklımdan bunları geçirirken önümdeki marka kıyafetleriyle oldukça şık, orta yaşlı bir çiftin yanından geçmek üzereydim. Kadın, eşinin koluna girmiş yavaş yavaş yürüyorlardı. Buraya kadar herşey güzeldi, ama tam yanlarından geçerken duyduklarım bütün devreleri attırmıştı. Adam, kadına şöyle diyordu; “Bu Taksim’deki sinema var ya adı Emek mi ne? Onun yıkılması olayına da ne çok yaygara yaptılar öyle. Hayır eski püskü bir sinema ve üstelik tek salonu var. Cadde’deki bile sinemalar ondan daha güzel. Yıkıp yerine alış veriş merkezi yapılabilir diyorlar. Ne güzel olmaz mı öyle, içine de modern de bir sinema yapı…”

Emek Sineması

 

 

 

 

 

 

 

En son “yapılır” diyecekti sanırım ama çiftin bir kaç adım ilerisindeyken, arkamı dönüp adama nasıl baktıysam adam sözünü yarım bıraktı. Ben de hala “Sen ne anlarsın sinemadan, tarihten, yaşanmışlıklardan, genel kültürden, eğitimden. Sorsam senede okuduğun kitap maksimum iki, gittiğin film maksimum beş, gittiğin tiyatro yok. Büyük ihtimalle de parayla diploma satışı yapan okullarda kendine “üniversite mezunu” ünvanı kazandırmış, karılarla kızlarla altında Alaman malı spor arabasıyla gezmeyi marifet sanan, muhtemelen Emek’te hiç film izlememiş ama İstanbul’un tüm gece kulüplerinin telefonu cep telefonunda kayıtlı bir çocuğun babası olarak bu konuda konuşmasan topluma çok büyük iyiliğin olur. diyemedim ya lan!” diye gezinmeme sebep olacak şekilde önüme dönüp yoluma devam ettim.

“Emek yıkılsın” diyen de,  “Emek’in yıkılmasına ne kadar fazla yaygara kopardılar” diyen de, iş yerlerinde parayı çuvalıyla götürürken çalışanlarının verdiği “Emek” karşılığı çuvaldan çıkan bir desteyi onlara verme “zahmetinde bulunup” kalanını kendine ayıran da aynı insandır. Bugün katlinin fermanını kendince imzaladığı “Emek” adında her köşesinde tarih, yaşanmışlık, sanat ve kültür kokan bir sinemayken; yarın bir çalışanın “Emek” adındaki alın teriyle bezeli çabasının fermanını imzalayacaktır.

İnşaat işçileri

 

 

 

 

 

 

Ama suçlamamak lazım onu. Başkalarının hayatlarının içine girmemiştir. “Vakit yoktur” onun hayatında sinema, tiyatro veya kitap aracılığıyla bunu yapmak için. Bildiği tek hayat sadece kendi hayatıdır. Böyle olunca da kolaydır “Emek” katili olmak…

Asıl ürkütücü ve üzücü olansa sinemadan, tiyatrodan, klasik müzikten, sergiden, baleden, operadan bir haber olan kariyer ve para hırsı dolu insanların fazlalaşmasından ötürü bu katillerin de sayısının artma potansiyelinin oldukça yüksek olması.

Reklamlar
Categories: Lakırdı masası | Etiketler: , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Dilsiz Arkadaşlar

Saat karşı 6.30 sularıydı. Mert derin uykusundayken bilinçaltı onu almış kilometrelerce uzakta bir bisikletin üzerine bindirmişti. Tanıdık gelmişti o bisiklet birden, biraz daha dikkatle bakınca anladı yıllarca kendisine yoldaşlık eden mavi bisikletiydi bu. Yıllar var görmemişti onu. Derken bisikletten kafasını kaldırıp etrafa bakındı, ve bulunduğu yer de tanıdık gelmişti. Otuz küsur yıllık hayatının yaklaşık 20 yılına şahitlik eden kocaman bahçeli, çift katlı müstakil evlerinin olduğu semtteydi.

Tam bu sırada o ev belirdi bilinçaltının sinema perdesinde. Bisikletten atladı, evin bahçesini çevreleyen duvardan bahçeyi gözetlemeye başladı. Çocukken kardeşiyle futbol oynarken kale yaptığı erik ağaçları yerli yerindeydi. Dedesinin her sabah kontrol edip, açılmışı varsa keserek büyükannesine götürdüğü mis kokan (aynı zamanda da dikenleri yüzünden top katili ilan edip hiç sevmediği) güller de yerlerinde duruyordu, tıpkı annesinin her yemekten önce topladığı acı biberleri büyüten fideler gibi. Sadece kenarlara dikilmiş lale ve zambakları hatırlamıyordu.

Erik Ağacı

Bahçeden de ötesini görmek istedi birden, belki içeride tanıdık birilerini görebilirim diyordu. Hala evi kendilerinin sanıyordu belki de bilinçaltı denen rüyalar sineması yönetmeni. Acı gerçek çok geçmeden ortaya çıktı, ne garajda duran arabayı ne de evin içinde gezinen insanları tanıyordu. Aniden üzüntü ve sinirin birbirine karıştığı bir duyguyla uzaklaşmak istedi evin etrafından. Tam bu sırada arkasında bir silüet belirdi, bu çocukluğunda çok sevip çok şey öğrettiği ama şimdilerde yüzünü bile görmekten iğrendiği yan komşularının küçük oğlunun 5-6 yaşlarındaki haliydi. “Çok özür dilerim…” diye tam söze girmişti ki çocuk, Mert uyandı uykusundan.

Yüzünde mutsuz bir ifade vardı. Güneşli ve cıvıl cıvıl bir hava vardı dışarıda ama gördüğü rüya onun bütün ruhunu etkilemişti. Önce “Acaba ne diyecekti bu piç kurusu, tam da özür dileyerek başlamıştı söze” diye düşünmeye başladı. Sonra “aman ya siktir et! iki yüzlü yine sana kendini affettirip sonra bir başka kazığıyla senin hayatını zindan edecek. Genleri bozuk piçin” dedi kendi kendine.

Birden düşünmeye başladı. O piç yerine ev, ağaçlar, bisiklet konuşsa neler konuşurlardı ki? Birden düşünmeye başladı orada geçirdiği 20’ye yakın yılı.

Bahçedeki ağaçlar ve çimlerdi şahitlik eden onun genlerindeki futbol hastalığına. Az tepelememişti o çimleri topun peşinde ve az da dövmemişti ağaçları şutlarıyla. Hep gizli gizli güllerin dallarını kırar bahçeden dışarı atardı. Nefret ederdi güllerden çocukken, çünkü bütün toplarını o namussuz dikenleri patlatırdı. O biber fideleri de küfür ettiğinde karşısına çıkmıştı ceza olarak. Annesi diline acı biber sürülen Mert’in küfür etmeyeceğine inanıyordu, ama nafileydi o acılar. Koca itin yaşına gelip hala çok küfreden oğlu da bunun en iyi kanıtıydı. Belki de o acı biberlere inat küfür eder olmuştu, kim bilir…

Boyundan büyük işlere kalkışma alışkanlığını da küçüklüğünden kazanmıştı. Dedesi ona 8-9 yaşında yarış bisikleti hediye etmişti. Mert kendinden büyük bu bisikleti kullanma hevesiyle yıllarca eve dizi yara bere içinde döndü. Hala da yakından bakanlar görebilir bu yaraları. Tabi bisikletiyle tek anısı görünen yaralardan ibaret değil. 15 yaşındayken tanıştığı hayatının ilk aşkıyla buluşmalara giderken o çabuk geçmesi gereken yolda tüm hızıyla giden de; kavuşan aşıklar bir yerlere oturup cilveleşirken, muhabbet ederken veya kavga ederken onları bir iki metre ötelerinde izleyen de aynı bisikletti. Tabi ilk milli olduğunda da su deposunun altında, bir genç kızın içinde gidip gelirken onu dikizleyen de o mavi iki tekerlekliydi. Sonra birden aklına “kadınları” geldi. Aşık olduğu, seviştiği, flörtleştiği, umursamadığı, umursanmadığı, platonik aşık olduğu… Hepsi nerede ve ne yapıyordu ki şu anda?

Mavi bisiklet

İlk rakısını o evin bahçesinde içmişti, yani en sevdiği can yoldaşını orada tanımıştı. O günden sonra derdinde, sevincinde, öfkesinde, hayal kırıklığında, aşık olduğunda, yalnız kaldığında; neredeyse her ruh halinde yanı başında olup gözünün içine baktı beyaz saflığıyla. İlk kez aşık olup heyecandan uyuyamadığında bu evdeki odasındaydı, ergenlik günlerinde saatlerce sevgilisiyle telefonda konuşurken de şahidi aynı odaydı. Yaşlandıkça daha da sevmeye başladığı, ancak çocukken nefret ettiği öğle uykularına da burada alışmıştı. Evin üst katında küçük duvarlarında futbolcu resimleri dolu bir odaydı, kardeşiyle paylaşırdı bu odayı. Her gece uyumadan önce fısır fısır günün dedikodusunu yaparlardı. Ne çok laf dinlemişti o odadaki posterler… İlk kez hayalinde hoşlandığı bir kadını canlandırıp kendini tatmin ettiği saniyelerin şahidi de bu evin banyosuydu. Üniversiteye kabul haberini alıp sevinçten havalara uçtuğunu da o evin duvarları görmüştü, evden ayrılıp kilometrelerce uzağa giderken ki duygularının karmaşasını da o evin duvarları hissetmişti, büyükannesi ve dedesi öldüğünde gözünden akan yaşları da o evin duvarları silmişti.

Bundan 5-6 sene önceydi, büyükannesi ve dedesinin peş peşe ölümlerinden sonra babası koymuştu bu evdeki hayatlarına son noktayı bir bayram günü akşam yemeğinde şu sözlerle koymuştu; “Her yerde onları hissediyorum, onları görüyorum. Daha fazla üzülmemek için tebdil-i mekanda ferahlık vardır diyerek bu evi satıp başka bir eve taşınıyoruz.” Ev 2 ay içerisinde satılmıştı, bisikleti de annesinin “Yıllardır kimse binmiyor. Boş yere ne kendimize yük edelim, o da kalsın burada” sözleriyle Mert’ten habersiz yeni sahibinin olmuştu.

İki katlı koca bahçeli ev, şimdiyse Mert’in rüyasına girip ona geçmişi hatırlatmıştı. Belki de ona “Ne vefasız çıktın lan! Gel de yüzünü görelim özledik seni!” demek istemişti dilsiz arkadaşları…

Categories: Kalfadan öyküler | Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun.