Kalfadan öyküler

Eşek ressam

Otuzlu yaşlarının sonlarında bir yazar ve gazeteci olan Roland, ressamlar dünyasındaki kübizm, futurizm ve diğer bilimum “-izm” açılımlarını üç beş sanat yazarının kişisel mastürbasyonları olarak görmektedir. Ona göre yapılan şey ucunda hiçbir “-izm” ekine gerek duymadan sadece modern resim sanatıdır.

Gazetedeki arkadaşlarıyla yaptığı tartışmalarda, Paris’in çeşitli cafe’lerinde içine düştüğü entellektüel muhabbetlerde ve diğer tüm ortamlarda hep konu çeşitli “-izm” tartışmalarına geldikçe Roland kendini boğuluyor gibi hissediyordu.

Roland, tam da böyle tartışmaların yaşandığı bir dost meclisinden sonra biraz neşelenmek için soluğu Lapin Agile Kabaresi’nde aldı. Kabare, Paris’in en gözde eğlence mekanlarından birisiydi. Hemen hemen her gece masaların tamamı ellerinde şarap veya konyak kadehleriyle oturan Paris’in seçkin insanlarıyla dolu olurdu. Roland, kabareyi izlerken birden tüm sanat camiasına ders verebileceği bir oyun fikriyle sarsıldı.

Roland’ın bu oyununun baş kahramanıysa Agile’in sahibi frederic’in eşeği Lolo’ydu. Lolo her gece kabaredeki şovlar arasında sahneye çıkıp sahibiyle bir iki numara yaparak, oyunculara mola fırsatı yaratıyordu. Lolo, sahnede şovunu yaparken anırması, seyircilerden gelen alkışlar ve sahibinden aldığı ödül havuçlarla mutlu olup sevincini kuyruk sallayarak göstermesiyle sıradan bir boz eşeğin tüm özelliklerine sahipti.

Soğuk bir şubat gecesi yapılab şovlar sona erdiğinde, Roland’ın ilk işi gidip projesini Frederic’e sunmak oldu. Frederic, gelen öneriyi oldukça değişik bir fikir olarak bulmakla beraber başarılı olması halinde kabareye yeni bir oyun katacapını düşünerek kabul etti. Yalnız bir şartı vardı; iki hafta süreyle Lolo’yla bu oyunu prova edecek sonrasında sahneye koyacaklardı. Frederic’in bu şartının tek sebebiyse 10 yıldır can yoldaşı olan Lolo’nun seyirci önünde başarısız olup depresyona girmesini önlemekti…

İki haftalık denemeler başarılı oldu. Sıra oyunu sahneye koymaktaydı. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağan yağmura rağmen, Mart ayının ilk cumartesi gecesi Agile yine kapalı gişeydi. En ön masadaysa Roland elinde konyak kadehiyle yerini almış planladığı oyunu bekliyordu. Derken sahne sırası geldi…

“Bayanlar baylar! Biraz sonra kabaremiz sevimli üyesi ve benim yıllardır en yakın dostum olan Lolo’yla yeni numaramızı size sunacağız. Lolo bu oyunumuzda kendisine sevimlilik katan kuyruğuyla bir resim çizecek!”

Anonsun ardından salonda bu beklenmedik şovun yarattığı uğultu ve alkışlar yükseldi. Derken önde Frederic, arkasında Lolo sahneye çıktılar. Lolo sahnenin ortasına gelince durdu ve Frederic’in yardımcıları sevimli arkadaşlarının kuyruğuna fırçalar bağlarken tam arkasına da bir tual yerleştirdiler.

20140302-135034.jpg
Hazırlıklar tamamlandıktan sonra gösteri başlar ve yine her zamanki gibi Frederic ile Lolo numaralarına başlarlar. Numaralar karşısında seyirciden gelen alkışlar ve sahibinden aldığı ödül lahana ile havuçların verdiği mutlulukla Lolo kuyruğunu büyük bir keyifle sallat durur. Kuyruğun yaptığı her beş salınımda bir ucundaki fırçalar Frederic’in yardımcıları tarafından farklı renkte bir boyaya batırılırlar.

Yaklaşık yarım saatlik yorucu bir gösteri sonunda Roland’ın Ezop Masalları’ndaki eşek Aliboron karakterinden esinlenerek Boronali isimli bir İtalyan ressam ait diye sanat camiasına sunacağı ve “aşırizm” ekolünün ilk örneği olduğunu belirteceği resim ortaya çıkar. Resmin adıysa “Adriyatik’te günbatımı” olmuştur.

20140302-134856.jpg

Resim, Avrupa ve Fransa’nın önde gelen sanat dergilerinde kendine yer bulur. Herkes bir yandan “aşırizm” ekolünün yaratıcısı olan Boronali’yi bulup röportaj yapmak isterken bir yandan da “aşırı bir kişilik”, “aklı karışmış bir renk ustasının haletiruhiyesi”, “vaktinden önce gelmiş bir ustalık” gibi methiyeler düzüyorlardı.

Roland’sa katıldığı her mecliste tartışılan ve güzel yorumlar alan projesinin ürünü karşısında içinden kahkahalar patlatırken Lolo’ya hünerli kuyruğundan ötürü teşekkür ediyordu.

Aradan birkaç ay geçtikten sonra itiraf zamanı gelmişti. Roland gazetedeki köşesinde şöyle duyurdu sanat camiasına karşı oynadığı oyunu; “ortaya koyulan oyun, en başından beri saçma bulduğum resim dünyasındaki türlü “-izm” çabalarına karşı bir dersti. Herkesin merakla tanışmak istediği Boronali, Paris’in gözde kabarelerinden birinde rol alan eşek Lolo olup benim uydurduğum “aşırizm” ekolü de onun kuyruk darbelerinin eseriydi.”

20140302-135820.jpg
Bu itiraftan sonra Eşek Ressam oyunu sürekli olarak kabarenin oyun programında kedine yer bulmaya başladı. Bu gösteriler 1. Dünya Savaşı sırasında kabare kapanana kadar sürdü.

Savaşla birlikte kabare kapanınca Frederic, dostu Lolo’yu da alıp doğduğu köye geri döndü. Frederic’in burada kendini içkiye vermesi, Lolo’ya meyhane ile ev arasındaki hayatından günde sadece beş dakika ayırması her eşek gibi hisli bir hayvan olan Lolo’yu fazlasıyla üzüyordu.

Lolo sonunda bu duruma daha fazla dayanamayarak içine düştüğü depresyonun da etkisiyle meslektaşı Van Gogh’un yolunu seçerek intihar etti. Köy halkı, bir sabah Boronali’nin cesedini köprüden aşağıya kendini bıraktığı nehirde buldu.

Böylece Benezit’in önemli eserlerinden ve sanat dünyasının önemli literatürlerinden biri olan Dictonnaire des Peintres’te “Boronali, J. R., 19. yüzyılda Cenova’da doğmuş ressam. İtalyan ekolü” şeklinde kendine yer bulan Fransa’da yaşayan boz eşek Lolo’nun öyküsü de sona ermiş olur…

Not: Bu öykü gerçek bir olaydan esinlenilerek yazılmıştır efennim :)

Reklamlar
Categories: Kalfadan öyküler | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Büyüklere yaralar küçüklere oyunlar

Çocuk akşam yemeği saatinde eve atmıştı kendini, anne kapıyı açınca gözüne dizde açılmış yeni bir yara çarpmıştı. Yine top peşinde kendini paralamıştı anlaşılan asfaltların üzerinde. Hatta kendini o kadar kaptırmıştı ki eve gelen babasını bile görmemişti. Çocuk doğru banyoya gitti. Üstündekileri çıkardı, şort ve iç çamaşırı umursamazca attı kirli sepetine. Sıra hayatındaki ilk aşkı olan takımının formasına geldi. Çıkardı üzerinden sırtında 8 yazıyordu. herkes 10’a hastayken o 8’in meraklısı garip bir çocuktu. Formaya hakettiği kıymeti göstermek için özenle katlayarak koydu diğer kirlilerin üzerine. Duştan çıktığında baba bekliyordu elinde oksijenli su ve pamukla. İşte en nefret edilen an geliyordu, neymiş efendim yara mikrop kapmamalıymış. Zaten kapmaz ki üzerinde kabuğu var, değer mi o yangına şimdi…

Hiç mutsuz olmazdı yaralarından, baktıkça aklına yaptığı maçlar gelirdi. Sonra bir süre sonra da yarayla oynama zamanı gelirdi. Kabuk bir iki güne kuruyup sertleşince, kabuğu deriden sökme oyunu başlardı. Eğer yeniden yarayı kanatmadan koparırsa oyunu kazanır, yoksa da kaybeder yeni kabuğun kurumasını beklerdi rövanş için… Her seferinde oyunun bir diğer önemli kuralı daha vardı, anne ve babaya yakalanmamak. Onlar “oynama şu yaralarınla izi kalacak” derlerse, kar yağan futbol maçı gibi olurdu oyun. Yarıda kalır, bir sonraki uygun zamana ertelenirdi.

Bir yaranın izi nasıl kalırdı ki? Bunu da hiç anlamazdı. Yıllarca o düştü, yaralar oluştu, kopardı ama hiç iz kalmadı. Neden büyükler bu kadar hassastı ki yaralar konusunda? Hem izi kalsa nolurdu ki? O izler kendisi için gurur kaynağıydı; “mahallenin maçlara alınanlarındanım” nişanıydı.

Sokak futbolu

 

 

 

 

 

 

 

Çocuğun yaşı ilerledi kalpte ve ruhta açılan yaralarla tanıştı. Bunları kimse görmüyordu, kabukları koparılamıyordu, oyuna dönüştürülemiyordu. Ama bunlar da tecrübenin görünmez nişanıydı, hayat bunu insan istemesede takıyordu bedeninin altında görünmez bir yere. Çocukluğunda pek bilmezdi bu yaraları, sanırım hayat denen şeyi çok umursamadığı içindi. Keşke hep de öyle kalsaydı; saf, beklentileri kolay, samimi, çıkarsız, en ufak şeyle mutlu, kaygısız, tasasız…

Belki artık büyümüştü ama hala anlamamıştı kabuğuyla oyunlar oynanabilen yaralardan korkan büyükleri. Ya çocuklarının güzelliği, ya kendi güzellikleri, ya da sağlık korkusuydu belki neden. Oysa kimsenin pek de umrunda olmaz özüne değer verdiği birinde göreceği yara izi ya da kimse ölmez kabuk bağlayan bir yaradan. Gereksiz saçma kaygılardı bunlar ona göre. Bu yüzdendir belki çocuğuna hiç “oynama yaranla” dememişti, her seferinde kabuğu kopardığında yara yeniden kanarsa “maçı kaybettin” diye alay eder ve içinden “umarım sadece kabuğuyla oyun oynayabildiğin yaraların” olur derdi hep…

 

Categories: Kalfadan öyküler | Yorum bırakın

Rakı bardağının anıları

Kırıldım… Bu bir bardak için aynı zamanda emeklilik ve ölümün birlikte geldiği andır. Bu zamana kadar bir çok dudağa ve ele dokundum. Çokça rakı masası sohbetine misafir oldum. İnsanlar bana dokundukça ya daha çok efkarlandılar, ya daha çok güldüler, ya da daha çok aşık oldular. Şimdi kırılmış halde çöp tenekesindeyim, şu anda itibaren ne kadar daha nefes alabileceğim meçhul ama yapmak istediğim tek şey geçen günlerimi anlatmak becerebildiğim ve süremin yettiği kadarıyla…

Salaş balıkçı

 

 

 

 

 

 

 

Fabrikadan çıktıktan sonra önce bir mağazada almıştım soluğu, oradan da istikamet ömrümü geçireceğim sahil kenarında bir balıkçı olmuştu. Bu arada sahil kenarı dediysem öyle aklınıza gazetelerde gördüğünüz lüks yerler gelmesin, bizimkisi tahta masa ve sandalyeli bir yerdi. Hep aklımda şu gündüz repliği vardı çalan telefonla başlayan konuşmada “Malesef rezervasyon almıyoruz, bizde herkes gelir bulduğu yere oturur”

İlk günümde kalabalık bir erkek masasındaydım. Masada sevgilisinden yeni ayrılmış biri vardı, arkadaşlarına ayrılık nedenlerini anlatıyordu. Herkes de onu teselli etmeye çalışıyordu. Çocuk gece boyunca durup durup “artık eskisi gibi değilmişiz, artık bana karşı birşeyler hissedemiyormuş” diyordu. Çocuk masadan kalktığında arkadaşları “atlatması biraz uzun sürecek, hala seviyor” diye konuşuyorlardı. Sonra O gecenin sonunda sanmıştım ki kadınlar hep erkekleri mutsuz etmek üzere yaşayan insanlardır, ama sonradan anladım ki sorun cinsiyette değil aşk denilen olaydaymış.

Rakı masası

 

 

 

 

 

 

 

 

Oysa ilk günlerinde nasıl da güzel geliyor bu aşk denen meret insanlara. Kızlar gördüm, masada dedikodu yaparken biranda bir mesaj gelince heyecanla alıp bakıyorlar telefona ve eğer mesaj gönderen kişi beklenen kişiyse yüzde bir sırıtış peyda oluveriyor. Çiftlerin masasında da herşey çok keyifli oluyordu. Bir başka güzel oluyordu zaten aşık insanların yüzleri. Daha narin tutuyorlardı beni ve daha keyif alarak alıyorlardı yudumlarını. En güzel şeylerin sebebi olan bu aşk, bir anda en üzücü şey haline nasıl geliyordu bunu asla anlayamadım…

Bazen ölen bir insanın arkasından kurulan masada buluyordum kendimi. Orada hava çok karışıktı. Rüzgar eserken sıcaktan yanmak gibiydi. Bir bakıyorsunuz herkes duygulanıyor, bir bakıyorsunuz güzel anılar hatırlayıp gülüyorlar. Bu masalardan anladığım tek şeyse insanlar ölse de anıları yaşamaya devam ediyor. Ölüm acaba vücut kaybolunca değil de sanki sizi hatırlayan kalmayınca gerçekleşiyor sanırım. Peki beni hiç hatırlayan olacak mı acaba…

Aile rakı masası

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aile masalarının da konuğu oldum. Gündelik olaylar, aile dedikoduları, gençlere öğütler, büyüklerden istekler, karşılıklı yapılan ufak dalga geçmeler. Hep sevdim bana dokunabilecek kadar birbirine bağlı, birbirini seven ve neşeli aileleri. Tek zorlandığım aile masaları veda yemekleriydi. Aileden birisi uzaklara gidecektir ve onunla geçirilen son zamanlardır. Damarlardaki rakının dozu arttıkça duygusallaşan konuşmalar, yudum alınırken hissettiğim yoğun melankoli hep beni sarhoş etmiştir.

En anlam veremediklerimse sanki birşeyleri değiştirecekmiş gibi yapılan futbol ve siyaset tartışmalarıdır. O kadar masa gördüm, her masada bu iki konudan birisi kesin vardı. O kadar konuşmaların sonucundaysa hiç değişiklik olmadığını, yüzler ve sesler değişse de lafların aynı kalmasından anlıyordum.

Doğum günü pastası

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Doğum günü kutlanan masalarda hep sinir ve kıskançlık krizi geçirirdim. Benim sunduğum rakıydı insanları keyiflendiren, ama her gecenin sonunda ilgi odağı olup alkışlanan o aptal mumlu pastalardı. Fotoğrafları çekilirdi doğum günü çocuğuyla pastanın, gecenin meşhuru da o olurdu yani.

Duyduğum ve şahitliğimle onaylayabileceğim şeylerse; rakı içen kadının güzel olduğu, rakı içenin telefona sarılıp sevdiklerine ya da aşık olduklarına ulaşma geleneği olduğu, rakının balıkla güzel gittiği, futbolun insanların en sevdiği spor olduğu, kadınların erkeklerden daha zarif olduğu, insanların rakı masasında kendilerini belli ettiği, rakının insanı duygusallaştırdığı, rakının en güzel gün batımı saatlerinde içildiği, birkaç kadehten sonra insanların sakarlaştığı…

Sanırım benim için son geldi, çöp tenekesi sallanmaya başlıyor… Selam olsun dokunduğum dudaklara ve beni saran ellere. Sakar bulaşıkçı bitirdi işimi, şimdi de parçalanıp yok olacağım. Eğer şanslı olur da geri dönüşüme gidersem, belki başka bir şekilde yeniden insanların arasına karışacağım. Şimdilik benden bu ka…

Categories: Kalfadan öyküler | 1 Yorum

Dilsiz Arkadaşlar

Saat karşı 6.30 sularıydı. Mert derin uykusundayken bilinçaltı onu almış kilometrelerce uzakta bir bisikletin üzerine bindirmişti. Tanıdık gelmişti o bisiklet birden, biraz daha dikkatle bakınca anladı yıllarca kendisine yoldaşlık eden mavi bisikletiydi bu. Yıllar var görmemişti onu. Derken bisikletten kafasını kaldırıp etrafa bakındı, ve bulunduğu yer de tanıdık gelmişti. Otuz küsur yıllık hayatının yaklaşık 20 yılına şahitlik eden kocaman bahçeli, çift katlı müstakil evlerinin olduğu semtteydi.

Tam bu sırada o ev belirdi bilinçaltının sinema perdesinde. Bisikletten atladı, evin bahçesini çevreleyen duvardan bahçeyi gözetlemeye başladı. Çocukken kardeşiyle futbol oynarken kale yaptığı erik ağaçları yerli yerindeydi. Dedesinin her sabah kontrol edip, açılmışı varsa keserek büyükannesine götürdüğü mis kokan (aynı zamanda da dikenleri yüzünden top katili ilan edip hiç sevmediği) güller de yerlerinde duruyordu, tıpkı annesinin her yemekten önce topladığı acı biberleri büyüten fideler gibi. Sadece kenarlara dikilmiş lale ve zambakları hatırlamıyordu.

Erik Ağacı

Bahçeden de ötesini görmek istedi birden, belki içeride tanıdık birilerini görebilirim diyordu. Hala evi kendilerinin sanıyordu belki de bilinçaltı denen rüyalar sineması yönetmeni. Acı gerçek çok geçmeden ortaya çıktı, ne garajda duran arabayı ne de evin içinde gezinen insanları tanıyordu. Aniden üzüntü ve sinirin birbirine karıştığı bir duyguyla uzaklaşmak istedi evin etrafından. Tam bu sırada arkasında bir silüet belirdi, bu çocukluğunda çok sevip çok şey öğrettiği ama şimdilerde yüzünü bile görmekten iğrendiği yan komşularının küçük oğlunun 5-6 yaşlarındaki haliydi. “Çok özür dilerim…” diye tam söze girmişti ki çocuk, Mert uyandı uykusundan.

Yüzünde mutsuz bir ifade vardı. Güneşli ve cıvıl cıvıl bir hava vardı dışarıda ama gördüğü rüya onun bütün ruhunu etkilemişti. Önce “Acaba ne diyecekti bu piç kurusu, tam da özür dileyerek başlamıştı söze” diye düşünmeye başladı. Sonra “aman ya siktir et! iki yüzlü yine sana kendini affettirip sonra bir başka kazığıyla senin hayatını zindan edecek. Genleri bozuk piçin” dedi kendi kendine.

Birden düşünmeye başladı. O piç yerine ev, ağaçlar, bisiklet konuşsa neler konuşurlardı ki? Birden düşünmeye başladı orada geçirdiği 20’ye yakın yılı.

Bahçedeki ağaçlar ve çimlerdi şahitlik eden onun genlerindeki futbol hastalığına. Az tepelememişti o çimleri topun peşinde ve az da dövmemişti ağaçları şutlarıyla. Hep gizli gizli güllerin dallarını kırar bahçeden dışarı atardı. Nefret ederdi güllerden çocukken, çünkü bütün toplarını o namussuz dikenleri patlatırdı. O biber fideleri de küfür ettiğinde karşısına çıkmıştı ceza olarak. Annesi diline acı biber sürülen Mert’in küfür etmeyeceğine inanıyordu, ama nafileydi o acılar. Koca itin yaşına gelip hala çok küfreden oğlu da bunun en iyi kanıtıydı. Belki de o acı biberlere inat küfür eder olmuştu, kim bilir…

Boyundan büyük işlere kalkışma alışkanlığını da küçüklüğünden kazanmıştı. Dedesi ona 8-9 yaşında yarış bisikleti hediye etmişti. Mert kendinden büyük bu bisikleti kullanma hevesiyle yıllarca eve dizi yara bere içinde döndü. Hala da yakından bakanlar görebilir bu yaraları. Tabi bisikletiyle tek anısı görünen yaralardan ibaret değil. 15 yaşındayken tanıştığı hayatının ilk aşkıyla buluşmalara giderken o çabuk geçmesi gereken yolda tüm hızıyla giden de; kavuşan aşıklar bir yerlere oturup cilveleşirken, muhabbet ederken veya kavga ederken onları bir iki metre ötelerinde izleyen de aynı bisikletti. Tabi ilk milli olduğunda da su deposunun altında, bir genç kızın içinde gidip gelirken onu dikizleyen de o mavi iki tekerlekliydi. Sonra birden aklına “kadınları” geldi. Aşık olduğu, seviştiği, flörtleştiği, umursamadığı, umursanmadığı, platonik aşık olduğu… Hepsi nerede ve ne yapıyordu ki şu anda?

Mavi bisiklet

İlk rakısını o evin bahçesinde içmişti, yani en sevdiği can yoldaşını orada tanımıştı. O günden sonra derdinde, sevincinde, öfkesinde, hayal kırıklığında, aşık olduğunda, yalnız kaldığında; neredeyse her ruh halinde yanı başında olup gözünün içine baktı beyaz saflığıyla. İlk kez aşık olup heyecandan uyuyamadığında bu evdeki odasındaydı, ergenlik günlerinde saatlerce sevgilisiyle telefonda konuşurken de şahidi aynı odaydı. Yaşlandıkça daha da sevmeye başladığı, ancak çocukken nefret ettiği öğle uykularına da burada alışmıştı. Evin üst katında küçük duvarlarında futbolcu resimleri dolu bir odaydı, kardeşiyle paylaşırdı bu odayı. Her gece uyumadan önce fısır fısır günün dedikodusunu yaparlardı. Ne çok laf dinlemişti o odadaki posterler… İlk kez hayalinde hoşlandığı bir kadını canlandırıp kendini tatmin ettiği saniyelerin şahidi de bu evin banyosuydu. Üniversiteye kabul haberini alıp sevinçten havalara uçtuğunu da o evin duvarları görmüştü, evden ayrılıp kilometrelerce uzağa giderken ki duygularının karmaşasını da o evin duvarları hissetmişti, büyükannesi ve dedesi öldüğünde gözünden akan yaşları da o evin duvarları silmişti.

Bundan 5-6 sene önceydi, büyükannesi ve dedesinin peş peşe ölümlerinden sonra babası koymuştu bu evdeki hayatlarına son noktayı bir bayram günü akşam yemeğinde şu sözlerle koymuştu; “Her yerde onları hissediyorum, onları görüyorum. Daha fazla üzülmemek için tebdil-i mekanda ferahlık vardır diyerek bu evi satıp başka bir eve taşınıyoruz.” Ev 2 ay içerisinde satılmıştı, bisikleti de annesinin “Yıllardır kimse binmiyor. Boş yere ne kendimize yük edelim, o da kalsın burada” sözleriyle Mert’ten habersiz yeni sahibinin olmuştu.

İki katlı koca bahçeli ev, şimdiyse Mert’in rüyasına girip ona geçmişi hatırlatmıştı. Belki de ona “Ne vefasız çıktın lan! Gel de yüzünü görelim özledik seni!” demek istemişti dilsiz arkadaşları…

Categories: Kalfadan öyküler | Yorum bırakın

Sokak çalgıcısı ve dilenci çocuk

Bir cumartesi sabahıydı, havanın insanın içini ısıtıp baharın insana göz kırparak enerji verdiği. Sabah uyanmıştı. Her güzel havada sokak sokak gezip şarkılar çalarken, etraftan melodileri beğenenlerin gönlünden kopanları toplayan sevgilisi yanında yatıyordu. Bir gün önce aldıkları haberle tüm hayatları değişmişti belki de. Yıllarca her anı paylaştığı sevgilisine kanser teşhisi koyulmuştu. Doktor “ilk etapta göğüsleri alacağız, umarız böyle bu illetten kurtulacak. Ameliyat salı günü” demişti ikisinin de yüzüne bakarak.

Doktor çıkışında sevgilisinin ağzından dökülenler; “artık beğenilecek bir halim kalmayacak. Seni hayatımda kalmaya zorlayamam. İstediğin kişinin olabilirsin artık, özgürsün” olmuştu. Gözleri dolmuştu bu sözleri duyunca, kurşun gibi de işlemişti içine. Böyle biri miydi, yanındaki zor durumda olunca gidecek gibi mi görünüyordu, sevgilisini hasta diye terkedip ona sırt dönecek kadar insanlıktan çıkmış mıydı?  “Hayır! gitmiyorum bir yere, bir daha da duymayayım” dedi ve tuttu kızın elinden evi doğru yol aldılar. Eve yaklaşırken durdu, matem havasına gerek yoktu, artık olan olmuştu. Zaman her hastalığı yenen morali yüksekte tutma zamanıydı. Daldı balık pazarına kolunda sevgilisyle. Biraz balık, biraz salata malzemesi ve bir de aslan sütü şişesini kaptılar, eve girmeden.

Bütün gece radyoda sevdikleri şarkılar, içtiler, söylediler, ağladılar, güldüler, sarıldılar. Arkasından son bir kaç haklarının kaldığı işi yaptılar. Salı gününden sonra istesede dokunamayacaktı, sevgilisi de istese bile dudaklarını hissedemeyecekti orada.

Şimdi artık hava güzelken biraz kazanma zamanıydı, sevgilisine bir öpücük kondurdu. Kız gözünü açınca, ondan en sevdiği yemeği hazırlamasını istedi akşam için. Sonra da “bugün ben tek çıkayım işe, çok kalmam gelirim. Sen de yemeği hazırla yine felekten bir gece yaşayalım baş başa. Belki sonra aklımıza eserse deniz kenarına atarız kendimizi kucağımızda it öldürenlerle” dedi. Kız gönülsüz de olsa razı geldi evde kalmaya. Zaten hali de yoktu rakı çarpmıştı biraz.

Sokak çalgıcısı

Çıktı yola, kodamanların oturduğu semtte dolaşıyordu sokak sokak.  Herkes balkonunda şen kahkahalarını atıp kahvaltısını yapıyor, kahvesini yudumluyordu. Bazıları duyduğu melodiye doğru kafasını uzatıyordu. Aradan birkaç tanesi de; “Akordeoncu, şu bizim şarkıyı bir çal” diyordu. Çocuk içinde binbir düşünce, yüzünde tiyatroculara has içini göstermeyen gülümsemeyle  şarkıyı çalıp bahşişini topluyordu. İkinci ya da üçüncü sokaktı bir dilenci çocuk çıktı karşısına, ayak yalın, kolda faça izleri, elinde bir kuru ekmekle.

“Ne o abi, kız yok mu artık yanında?” dedi çocuk. Tanıyordu bizimkini belli ki ama çocuk yabancıydı, “yok da sen nereden biliyorsun bizi?” dedi. Dilenci güldü “sizi hep görüyordum, siz beni görmemişsiniz. Sen çalıyorsun, o paraları alıyor. Niye yok bugün, küstünüz mü” diye sordu. “Hasta bugün” dedi geçiştirdi detaya da gerek yoktu zaten. O zaman dilenci çocuk “hımm ben toplayayım bugün paranı” diyerek takıldı peşine.

Böyle birkaç saat dolaştılar, dilencin mi kısmeti açıktı yoksa bugün şans akordeon tutan ellere para olarak mı gülmüştü bilinmez ama o güne kadarki en yüksek hasılatı toplamıştı. Derken bir evden bir genç seslendi, arkasından bir genç kız kafasını uzattı. Sevgiliydiler istedikleri şarkı biraz can yaktı, bizimkine ilk aşkını hatırlattı. Hani ayrıldıklarından kısa bir süre sonra evlenen ve Salı günü ameliyat olacak ikinci aşkıyla tanışmadan önceki sene kendisine yıllar sonra bir mesaj atıp “Duydum hala hayatında kimse yokmuş, Hıdırellez’de senin için de hakettiğin gibi iyi bir sevgili diledim. Dün denize attım. Söylemek istedim sadece” diyen.

Ne garipti hayat! Hayatına giren ikinci sevgilisi Salı günü iki göğsünü birden kaybedecekti, kurtulamayacağı bir illetin kucağındaydı belki de. Onu evde bırakıp biraz para kazanmaya çıktığında karşısına çıkan bir çift ondan ilk aşkının şarkısını istemişti. Tüm bu gel gitler içinde eve döndüğünde çocuklar gibi mutlu olması lazımdı, çünkü sevgilisinin en önemli tedavisi moraldi artık. Derken bir ses duydu “abi daldın gittin yürü şarkı bitti parayı aldık, ilerleyelim!”

Sokak Çocuğu

Uyanmıştı dilenci çocuğun sesiyle. “Yok” dedi. “Yeter bugünlük eve geri dönmem lazım. Al bu da senin payın” diyerek paranın bir kısmını dilenci çocuğa uzattı. Çocuk durdu, gözünün içine doğru bakarak eliyle cebinden birkaç demirlik daha çıkarıp aldığı paranın üzerine koyup hepsini yere bıraktı. Sonra da “Belli ki çok hasta yanındaki kız, sen söylemesen de gözlerin ve  bu çaldığın şey söylüyor herşeyi. Benim işim sokaklarda gezen insanlarla. Artık bir bakışta anlar oldum kim ne düşünür. İstemem bugün senden para, cebimdeki de senin olsun. Kimse yanıma yaklaşmaz, korkup uzaklaşırken sen bana dost oldun. Seninki iyileşince ödersin, yoksa da sana hediyem olsun” dedi ve koşarak oradan uzaklaştı.

Eğildi bizimki parayı yerden almaya, taşımadı ayakları ve çöktü olduğu yere ağlamaya başladı. Büyük hayallerle gelmişti taşı toprağı altın şehre. Üniversite okuyup güzel maaşlı iş bulacaktı, ama olmadı. Önce hocaları taktı ona siyasi görüşü yüzünden, sonra da şirketler. Sonunda isyan etti hepsine. Yazdı, çizdi, çaldı, söyledi az kazandı öz kazandı. Arkadaşları bir bir yükselirken “kariyer” adlı yolda, maaşlarına sürekli zamlar alıp, arabalarla yanından geçerken tanımıyorlardı sokakta çalan arkadaşlarını. Oysa onlardan isteyecek bir şeyi yoktu, gününü geçirecek kadar parası ve sevgilisiyle mutlu güzel hayatı vardı. Hatta çok yemekler, rakılar, şaraplar ısmarlamıştı bu fiyakalı profesyoneller vaktiyle. Hem de şimdi gördüklerinde belki de utanıp tanımadıkları sokak çalgıcısı olarak.

Yüreği, o konuşmasa da her şeyi anlatabiliyordu. İnsan dediğin gününe, parasına, fiyakasına göre etrafındakileri seçerken hala arada tek tük de olsa birileri çıkıp bunlar dışındakilere de değer verebiliyordu. Anlaşılan çocuğun kolları façalı, yüreği kariyerliydi…

Categories: Kalfadan öyküler | Etiketler: , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun.