Sportif mavralar

Kaleci Süleyman Demirel + teknik direktör Hükümet + başkan Tüpçü = Patlak top!

Adım adım ülke futbolu nasıl dibe batarı izliyoruz ve her gerçek futbol aşığı şu anda “ohhh daha beter olsunlar, hepsi gitsin de dipten yeniden başlayalım” hayaliyle izliyor maçları.

Pasolig çıktıktan sonra pasoboş tribünler. Çalık Grubu’nun zenginlik rütbesine bir yıldız daha çakarken, hükümet “kim ne yapıyor, nasıl yaşıyor” izlemek için çıkardı bir sistem, olan maça arasıra da olsa giden güruha oldu. Hepten çekildiler stadlardan. Böyle olunca da gün saat farketmez her takım boşluğa karşı milyon dolar değeri olan “süper yıldızları” oynatmaya başlattı.

Passolig boş tribün

 

 

 

 

 

 

Türkiye’de hiçbir Allah’ın kulu stadda kendi yerine oturmaz, o yüzden de burada güvenlikti carttı curttu demeyelim boşa. Şimdi ben pasoligle stada girip küfredince, beni bulamaz sayın Hükümetimiz ve Federasyonumuz, ancak toplu halde küfredince tüm staddakiler ceza alır, daha doğrusu takım ceza alır, bir sonraki maça kimse giremez. Dolaylı olarak o maça değil de bir sonraki maça gitmek isteyen de ceza alır. E zaten sistem hep böyleydi, ne anladık biz bu işten?! Bir de bu pasolig bu kadar mühim konuysa, ‘Milli’ maçlarda neden uygulanmıyor. Çekiniz efendim biraz daha peşkeş çekiniz. Bir ısırıp yiyemediğiniz futbol topu kaldı onu da buyurun…

Brezilya’dan 4 yiyoruz, her konuda üstün yorumları olan, Fatih Terim’i stada adını verip “Başakşehir Fatih Terim Stadı” jeştiyle ve muhtemelen türlü ‘büyük’ vaadlerle Galatasaray’dan alan Padişahımız çıkıp “Fatih Hoca mı oynasın?” diyor. Spor bakanı da “Cumhurbaşkanımızın sözüne yorum uygun düşmez” diyor. Ona öyle değil de “Şu anda en formda iki Türk futbolcusundan birini Milli Takım’a neden çağırmıyoruz?” diye sorduğunuzda herşey güzel olur belki. Ama gerçi “Ustaya saygı” belgeselinde oynamış ve Padişahın getirip takımın başına koyduğu kula dokunulur mu? Hele ki Padişah da sözlü olarak korumuşsa…

 

Fatih Terim - Recep Tayyip Erdoğan

 

 

 

 

 

 

 

Padişahımızın saha kenarı kolu diyor ki “bu topçuları yuhlamayın…” peki ne yapalım?

6 takımlı grupta sonuncu, Letonya’ya ve İzlanda’ya yenilmiş, milyonlarca dolar parayı cukkalayan “Aslan” parçalarını omuzlarımız da mı taşıyalım?

4 milyon € verip Brezilya ile maç yapıyoruz. Yanlış okumadınız, bir maça gelsinler diye adamlara para saçacak kadar düştük. 2002’nin Dünya Şampiyonu olurken bu Brezilya, bu sene 7-0 yenildiği Almanya’yı yenip kupayı alırken grupta elimizden zor kurtulmuştu. O zamanlar maç yapılmak istenen takımken şimdi Almanya’dan 7 yiyen takıma 4 milyon € verip ancak oynuyoruz. Sahi Almanya’yla maçın fiyatı ne kadar ki?

Bir vahim konu daha FIFA’nın gözünde Türk futbolu… Brezilya maçı bitiyor, FIFA maçın haberini verirken kaleye Volkan Demirel yerine Süleyman Demirel’i, defansın ortasına Semih Kaya yerine Suat Kaya’yı (Yalnış olmasın Suat da futbolcu, eski futbolcu ama Türkiye’de futbol oynandığı günlerden…) yazıyor. Yani bizim ülkede oynanan oyun ve milli takımımız o kadar dipteki umursanmıyor. Çok değil 10 sene önce topçularımızın isimleri bilinir böyle hatalar olmazdı. Hasan Şaş, Hakan Şükür, İlhan Mansız, Rüştü… hiç gidip oynamadıkları coğrafyalarda isimleri ezbere bilinen futbolcularımızdı. Şimdi elde böyle bir tek Arda var, o da buradan kaçıp gittiği için…

 

FIFA Hatası - Süleyman Demirel

 

 

 

 

 

Hakan Çalhanoğlu da tüm Avrupa’da ezbere bilinir, ama bize silah çeken topçu lazım Hakan değil… Keşke seçmeyeydin burayı ve Alman Milli Takımı’nda oynasaydın Mesut olup bu düzende kaybolmasaydın…

Bir işi beceremediğiniz gibi 10 senede futbol da rahmetli ettiniz… Pasolig, bol keseden yiyen topçular, bir devi batırınca ödül olarak ülke futbolunun başına atanan Tüpçü, “Galatasaray söz konusuysa gerisi teferruat” falan diyenlerin bile gözünü karartan siyasi müdahaleler ve işte sonuç… Artık 1.000 odalı saraylarınızda Premier Lig, La Liga falan izlersiniz ama bunlar hep dış güçlerin sizi dibe çekme taktikleri tıpkı her alanda olduğu gibi…

Bu ülkenin milli takımı lüfedip Kazakistan’ı yense, Galatasaray’ı Anderlecht’i yense, Beşiktaş’ı UEFA’da birkaç tur atlasa ne olacak… İnşallah bunlar da olmaz da kara tablo yalancı örtülerle kaplanmaz…

 

 

Reklamlar
Categories: Sportif mavralar | Etiketler: , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Üç adam tek ruh

Murray – Djokovic finalini izliyordum. Setlerde skor 2-0’dı. Maçın son oyununda durum bir anda 40-0 olmuş ve Murray 77 yıl sonra şampiyon olacak ilk Britanyalı olmak üzere 3 şampiyonluk servisi arka arkaya kullanacaktı. Djokovic taraftarı olarak ben bile herşeyden ümidi kesip son şampiyonluk sayısını izlemeyi planlıyordum. Djoko pes etmemişti. birden arka arkaya alınan sayılarla skor eşitlendi ve bir an “acaba mı?” diyerek benim heyecanlanmama neden oldu. Buradan maç çevirmek tarihi bir hikayeydi ve yapabilecek nadir karakterlerden biriydi, ancak sonunda ev sahibi Murray skoru 3-0 yapıp şampiyonluğunu ilan etti.

Tüm bu tabloyu yaşarken aklım bir anda hayranı olduğum 3 adama ve benzerliklerine takıldı. Jose Mourinho, Fatih Terim, Novak Djokovic… Diğer adlarıyla; The Special One, İmparator ve The Joker.

Sanki bunlar üç farklı bedende vücut bulmuş tek ruhtu.  Üçünün de en büyük özellikleri olarak; kazanma hırsı, inat, pes etmeme, kendinden eminlik, zeka ve üst seviye de ego olarak geldi ilk bakışta aklıma.

Pes etmeme ve kazanma hırsı

Murray’le oynadığı finaldeki pes etmeyen Djokovic’i, Euro 2008’deki Türkiye Milli Takımı’nın başındaki Fatih Terim’de ve bu sezon “lig bizim için bitti, Şampiyonlar Ligi’ne odaklanmayız” diyen takım kaptanını takımdan kesen Mourinho’da gördük. Bunların örnekleri çok fazla var ama bu ilk akla gelen kareler oluyor.

Jose Mourinho, Chelsea ile Barcelona'yı Nou Camp'ta yendikten sonra meşhur sevincini yaparken

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu pes etmeme nitelikleri onların belki de en derin duyguları olan kazanma hırslarından geliyordu. Üç adam için de ikincilik her zaman başarısızlığa eş değerdi. Maçlara hep kazanmak için çıktılar ve sonunda çoğu zaman hırslarını da gösterdiler. Mourinho’nun Nou Camp’ta gelen tur sonrası saha içine koşarak gelip kayarak tamamladığı zafer sevinci, Fatih Terim’in saha kenarında kaybederken verdiği tepkiler ki çoğu zaman soluğu tribünde almasına neden oldu bunlar, Djokovic’in hırsını kontrol edemeyerek kırdığı sayısız raket ve hatta tabure hep bu hırsın kontrolden çıktığı anlardı.

Zeka

Novak Djokovic

 

 

 

 

 

 

 

Djokovic’e The Joker lakabını kazandıran en önemli özelliği geniş vuruş stili menüsü olarak gösteriliyor. Sırp tenisçi bu özelliğiyle tıpkı Batman’in belalısı Joker gibi rakibini ne şekilde öldüreceği tahmin edilemez bir hale geliyor. İşte elindeki kozları en doğru zamanda en iyi şekilde kullanabilme zekası Djoko’yu tenisin dünyadaki bir numarası haline getirdi. Aynı zekanın Mou’da da bulunduğunu söyleyebiliriz. Onun Barcelona’yı Inter’le elediği sezon sahada oynadığı satrancı göz önüne getirebilirsek bu durum daha da kesin şekilde kanıtlanmış olur. Fatih Terim içinse her zaman “teknik, taktik ve transfer bilgisi sınırlı ama insanları iyi gaza getiriyor. O nedenle de başarılı oluyor” yorumları yapılıyor. Terim’in aslında bu özelliği bir nevi liderlik ve insan yönetme becerisine işaret ediyor. Bunu en iyi şekilde kullanabilecek zekayla da Türkiye’ye tarihinin en büyük Avrupa Kupası başarısını kazandırdığını düşünmekteyim.

Egomania

Şu ana kadarki özellikler pek çok insanı kendilerine hayran bırakabilecekken, üst seviyedeki egoları bir anda tüm insanları bu üç isim için de “ya hayran ol ya nefret et” ikilemine sevkediyor.

Mourinho’nun rakiplerini aşağılamaktan çekinmeyen basın toplantılarını, Djokovic’in rakiplerini iğneleyen basın açıklamaları ve Fatih Terim’in o saha kenarındaki tavırları. Hep bu adamları bulundukları alanların ego timsali olarak ortaya çıkarıyordu. Aslına bakılırsa üçü de kazandıklarıyla bu egonun içini dolduruyorlar. Bazen bir hayranları olarak bana bile itici gelse de insan sormadan edemiyor “bu adamların yerinde başkası olsa aynı ego gösterisini yapmaz mı?”

Fatih Terim

 

 

 

 

 

 

 

Egolarının başlarına bela olduğu konular da yok değil. Mourinho’nun meşhur Chelsea-Barcelona eşleşmelerindeki tavırları nedeniyle hayalini kurduğu Barca teknik direktörlüğü şansının artık kalmadığını babası dile getirmişti. Fatih Terim’in üstün egosuna “hop” diyen Milan’ın çekirdekten yetişme topçuları, İmparator’un kellesini alan isyanı başlatmıştı. Djokovic ise ego kökenli tavırları yüzünden hep turnuvaların zaferi istenmeyen adamı oldu.

Sorgulamalar

Siz de bu üç adamı benim gibi aynı ruhun farklı vücutlara yansıması olarak görüyor musunuz, yoksa ben mi saçmalıyorum…

Aslına bakarsanız Mourinho ile Terim arasındaki yakın dostluğun temelinde de birbirlerine bakarken kendilerini görmeleri geliyor diye düşünüyorum. Biraz yakınlaşsalar Djokovic’i de severler mi…

Categories: Lakırdı masası, Sportif mavralar | Etiketler: , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Bu kanı hepimiz döktük!

Cumartesi gününden beri spor adı verilen temaşadaki gariplikleri izleyip sinirden kudurmakla beraber, yazmak için hep biraz daha herşeyin yerli yerine oturmasını biraz daha olayları görmek istedim. Politik bazlı Reyhanlı olayı da oldu bu dönemde ama o konuya değinmeyeceğim. Sonucu acı; sebebi para ve politika. Apolitik bir insan olarak “politika ve para olmasa dünya güllük gülistanlık” diyen biri olarak zaten o konudaki tavrım net ve konu hakkında diyeceğim tek şeyse; politika, güçlü olma düşleri ve ekonomik hayaller artık masum ya da kendisinin yarattığı “suçlu” birilerini katletmekten vazgeçsin!

Beşiktaş İnönü Stadı

 

 

 

 

 

 

 

Neyse ben sevdiğim konunun iğrenç tablolarına geri döneyim… Önce İnönü Stadı’na veda maçına doğru gidilsin. Türk futbol önemli hikayelerinden biridir o stad. Dünya’daki en güzel konuma da sahiptir. Avrupa’dan Asya’ya selam eder Boğaz’ın dibinden. İşte böyle bir yerin yıkılmadan önceki son maçı oynandı Cumartesi günü. Maç öncesinde Gençlerbirliği tarafı “bu maçı sizin doyasıya yaşamanız lazım” diyerek taraftar getirmeyeceklerini ilettiler Beşiktaş kulübüne. Bütün Beşiktaşlılar, günlerce fellik fellik bilet aradılar ve sonunda o veda günü geldi. Maçta iki takımında ciddi bir galibiyet ihtiyacı yok, biraz Beşiktaş’ın var o da bir umut Şampiyonlar Ligi’ne gidilir mi diye. Böyle önemli maçlarda Beşiktaşlılar’ın ritüelidir, takım otobüsü geçerken yolu kesip tezahüratlar ve meşalelerle takımı kucaklamak. Bunu bilmeyen de yoktur. Doğrudur, yanlıştır tartışılır ama bilinir. Tam böyle bir anda taraftar coşkusunu takımla paylaşarak onları büyük stada vedaya göndermek isterken bir kaç “cevval” Türk polisi önce motor üstünde havaya ateş ederek kalabalığın arasına dalıyor. Sonrasında taraftarlar galeyana gelince de milli gazımız biber gazını basıyorlar. Başbakan’ı çırağandaki ofisindeyken çıkar da bu nasıl rezalet kimse engel olamadı mı bu yol kesilmesine demesin diye “işini yapan” polis bir ortalığı karıştırıyor ve korumakla yükümlü olduğu halkının ayılıp bayılmasına, onların malına mülküne zarar gelmesine neden oluyor. Polisin görevi böyle şeylerin hiç olmaması için herkesin bildiği bir gerçeğe karşı önceden doğru önlemleri almak değil midir? Neyse sonuçta bir şekilde başbakanından laf yememiştir yeter ona halktan polise ne. Biraz zaman geçiyor aradan bu kezde hiçbir şekilde polise saldırmayan, o tarihi stadın meşhur Beleştepe’sinde o bedava keyfi son kez yaşayan taraftara biber gazı sıkılıyor. Ortada polise tehdit yok, can mal güvenliği sorunu yok, terör olayı yok; ama “sözünü dinlemedi mi? Sık anasını satayım gazı görsün ebesininkini” mantığıyla çalışan “eğitimli” polislerimiz var.

Didier Drogba ve Volkan Demirel

 

 

 

 

 

 

 

Cumartesi onlarla böyle sinirlenirken; geliyoruz Pazar’a… Herşey saha dışında yeterince gerilmişti zaten. “alkış” mı “kıyamet” mi tartışmalarında yüce yöneticilerimiz bu iki kelimeyi birleştirip “Alkış kıyamet” sistemini bulamadan “kıyamet” kopardılar. Maç içinde işini yapmaya çalışan antrenörlere ağız dolusu küfür eden taraftarlar;  “Ölecek ölecek öleceksiniz, ananızın amını göreceksiniz!” diye sporda şiddet yasasına uyan tezahürat kültürüyle rakip futbolcuları selamlayan taraftarlar, tartışan iki kişiyi ayırmaya giden dünyaca ünlü yıldıza atar yapan rakip takım kaptanı ve rakip takım kaptanı oyundan atılınca arkasından gidip ona “I fuck your mom! Stupid! Stupid” diye iltifatta bulunan aynı dünya yıldızı, Birbirlerine gırt gırtlağa girip kavga eden iki takım kaptanı ve milli takım “arkadaşı, maç bitince 10.000’lerce kişiyi tahrik edip belki de faciaya yol açabilecek çocukça bir kutlama yapan “Şampiyon” takım. Maç sonrası herkesin dilinde “provakasyon” ama ne demişti Sezen “Masum değiliz hiç birimiz”

Pazar günü tek kaale aldığım ve olayı en iyi şekilde yansıtan cümleler Brezilya tarihinin en büyük iki kalecisinden birisi olarak gösterilen bir antrenörden geldi;  “Provakasyonu sahada değil daha yukarılarda aramak lazım. Bu oyunun geleneğindendir, maçtan önce konuk takım hocasına gider “hoşgeldin ve bol şanslar” dersiniz, ama malesef Aykut Kocaman’dan bunu göremedim” işte budur bizim hikayemiz de marka değerimiz de. Alkışlama mevzusunda herkes o utanç verici sulu derbiyi örnek gösterdi “büyük başkan” da dahil. Ama kimse bu maçı yukarılardan izleyen 6-0’da rakibinin elini sıkanı konuşmadı. Ne gerek var ki güzelliklere çirkinlikler varken?

Burak Yıldırım

 

 

 

 

 

 

 

 

Maç bitti… Maçtan önce başkanlarını hocalarını, maç içinde kaptanlarını gören gençler Edirnekapı’da karşılaştı. Olayın videosunu vs. katilin ifadesini okuyana kadar izlememiştim. Benim aklımda hep Pazartesi bindiğim taksici vardı. Maktul bir arkadaşının oğluymuş ve 10 dakika önce öğrenmişti. Anlatıyordu; “Çok efendi çocuktu. Gaziosmanpaşa’da Karadeniz Market diye iki marketleri vardı. Durumları falan da çok iyiydi. Nedir bu kin bu öfke” diye serzenişte bulunuyordu. Arkadaşının oğlu bu kadar yakmıştı yüreğini, varın anaları babaları siz düşünün. İfadeyi okudum, videoları izledim. Sonuç; “Evine dönen katile 5-6 kişinin de yanında olmasının verdiği sürü gücüyle seslenip koşan maktul ve elindeki bıçağı canice kalbe saplayan katil” bütün efendilik formalar giyilince bitmiş miydi? Efendi insan durduk yere tek bulduğu rakip takım taraftarının üzerine arkadaşlarıyla yürür müydü? Hani bu formalar büyük ve ağırdı? Hani bunlar gururun, asaletin, büyüklüğün renleri ve kıyafetleriydi? Buyrun işte artık büyüklük bu…

Fenerbahçe Galatasaray muz sorunu

 

 

 

 

 

 

 

Bundan sonra bir de “Muz meselesi” çıktı. Olabilir insanlar ırkçı olabilir, kulüpler de ırkçı olabilir. Ama hiç bir kulüp ırkçı taraftarını basın toplantısına çıkarıp biz ırkçı değiliz demez sanırım. “Biz kamera görüntülerini izledik o muzlar sallanırken sahada sadece Muslera vardı” dediler. Tüm delillere kanıtlara göre inanmıştım. “Garipler Avrupa’lıya özendi zahir” dedim. Ama aradan 2-3 saat geçti takke düştü kel göründü. Fenerbahçe tribününde maçı izleyen bir Galatasaraylı’nın çektiği videoda tüm takım sahadayken “Ölecek ölecek öleceksiniz” diye başlayan tezahüratla Galatasaray’ın malum futbolcularına muz sallanıyordu. Videoyu Fenerli bir spor yazarı arkadaşıma ilettim, bütün gün “Drogba ve Eboue’ye giydiriyordun. Bu videoyu gazeteci olarak senin çıkarman lazımdı ama neyse al buyur gerçekler görev sende” dedim. Fanatizmi ağır bastı ırkçılığa karşı gerçekleri yazmak ve twitter’da giydirdiği futbolcularla takımdan özür dilemek yerine benle ilşiğini kesti twitter üzerinden. Videoyu izlemeden önce bana “madem öyle birşey var bu kadar kameraman foto muhabiri niye çekmemiş bunu?” demişti. Sorunun cevabı da bu olayda gizli aslında.

Galatasaraylı baba Beşiktaşlı oğlu

 

 

 

 

 

 

 

 

Arena’daki Beşiktaş maçında yan yana maç izleyen Galatasaray’lı bir babayla Beşiktaş’lı küçük oğlunun resmi vardı ortalıkta dolanan. Bütün arkadaşlarım ki bunlar üniversite mezunu eğitim olarak toplum üst seviyelerinde olan kişiler konu renklere gelince gözü dönüp “böyle şey mi olur, bu nasıl iş” dediklerinde onlara “ne var yani efendi gibi maçını izlemiş gitmiş çocuk” diye savunmuştum. Fenerbahçeli bir babanın Galatasaraylı oğluyum, o yüzden iyi bilirim o farklı renkteki baba oğulun beraber maç izleme hikaye ve heyecanlarını. Çocuk tutturur maça gitmeye baba binbir sıkıntıyı göze alır tutar oğlunun elinden gider maça. Ama işte bunu anlamak zor geliyor baba oğul aynı takımlı olanlara. Yine de renklerden doğan tahammülsüzlüktür tüm bu yaşadığımız… Bu da ırkçılığa girse ya, ha ten rengi için insan olarak görmemişsin karşındakini ha forma renginden. Taraftarlıktan önce insan olsak ya…

Eh işte geldiğimiz nokta budur… Okumuşu eli kalem tutanı bunu yapar, teknik direktörü onu yapar, kaptanı şunu yapar, başkanı ötekini yaparsa; cahili de gider caniliğini yapar. O yüzden bu kanı hepimiz döktük…

Bu arada yasalar çıkarmakla olmaz spordan şiddeti atıp bu işin temaşa olduğunu anlatmak. Eylem gerekir… Hatta hedef gösteriyorum ilk işiniz isimleri Kill for you, die 4 you olup logosunda “Anarşi” işareti olan tribün gruplarına bu güzel isim ve logoları için yaptırımda bulunmaktır.

Sezen’in dediği gibi “masum değiliz hiçbirimiz”…

Categories: Sportif mavralar | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Avcı’nın tüfeği kuşun atmazsa

Artık milli maç heyecanının ortadan kaybolduğu toplumlarda yaşıyoruz. Futbol hastaları bu milli maç aralarında baygınlık geçirirken, “bir an evvel lig başlasa” diye sayıklıyorlar. Türkiye’de milli maçlara takımlarının formalarıyla giden ve sinirlenince ligdeki rakiplerinin futbolcularını protesto eden “taraftar kültürü” tartışılıyor. İngiltere’deyse milyonluk kramponlar San Marino’yla maç yapmak zorunda mı konusu gündemde yer alıyor.

Bu atmosfer altında, dün geceki maç yaklaştı. Maç öncesi pek çok kişi belki “biz bu Romanya’yı yeneriz” fikrindeydi hatta iddaa bile verdiği 1.50’lerdeki oranla bunu kanıtlar cinsteydi. Benim içimdeyse hep bir şüphe vardı ki, keşke olmasaydı o şüphe. Kadroyu görünce “bu nasıl kadro evimizdeki Romanya maçında Hamit, Emre ve Mehmet Topal üçlüsünden bir orta saha olur mu” diye geçti içimden. Bu üçlüdeki en büyük korkumsa limitli yaratıcılıktı, hatta Mehmet Topal’da hiç olmayan. Buna ek olarak bir de tek santrofor inadı vardı, yedekte de maça dahil edilebilecek tek forvet vardı. Abdullah Avcı, sanırım takımını İBB’deki kontraların ve rakibe pozisyon vermemenin tek amaç olduğu 3 büyükler maçlarına çıkıyor sanıyordu. Belki de rakibin forma renkleri bu etkiyi yapmıştı.

Avcı’nın bu mantığını deplasmandaki Hollanda maçında haklı bulmuştum, o kadar Selçuk tartışmalarına rağmen. O maçta da golü yedikten sonra gerekli aksiyonu almasını bekledim, ama olmadı. Sonrasında Estonya’nın yalancı baharı ve derken Rumen’in ağır tokadı. Sonunda da liderlikte rakip gördüğümüz Hollanda’dan ve ikincilik savaşındaki rakibimiz Romanya’dan 6’şar puan farkı yedik oturduk yerimize üç maçta.

Dünkü maçta Avcı’nın galibiyet için tasarladığı tüfek kurşun atmayı bilmeyen cinstendi. Topa hakim ama rakipten daha az tehlike yaratabiliyor. Klasik türk takımları gibiydi. Avcı, “al abi top senin, gel ben bekliyorum. Ama açık verdin mi yakarım!” diyen rakibe bir çözüm bulamadı.  61’de forvet çiftlendi, arkasından da 80’de Nuri hamlesi geldi ama hep mantık hatasıyla. 61’de forvet çiftlenirken Nuri hamlesi gelse belki bir çözüm olurdu, ama tabi Emre yerine değil Topal yerine.

Hep kısır bir orta sahayla kaldık, aman pozisyon vermeyelim korkusuyla. Devre arasında keşke birisi hocayı dürterek “Hocam 1-0 yeniğiz pozisyon vermemesi mi kaldı” deseydi. Abdullah Avcı’nın hayali Hollanda deplasmanında işe yarardı belki ama olmadı, belki öne geçtiğimiz maçlarda da işe yarayabilir ama galibiyetin şart olduğu maçlarda asla.

Bir de birisi lütfen Türk hocalara tek santrafor, ön libero ve defans yapma takıntılarından vazgeçmeleri yönünde beyinlerini yıkasın. Aykut’u böyle, Şenol Güneş’i böyle, Abdullah Avcı’sı böyle. Tribündeyse kurdeşen döken taraftarları… Golcünüz leblebi gibi atar veya pozisyon üretme uzmanı olur anlarız, kanatlarınız ve orta sahanızın ortası her kilidi açabilecek yaratıcılıkta olur yine anlarız, defansınızın pozisyon almayı çok iyi bilir ve oyuncularınızın sinirleri savunma sanatına uygun dayanıklılıkta olur yine anlarız. Ama bunlardan hiç birisi yokken, lütfen biz maç izleyenlere veya galibiyet bekleyenlere de yazık…

Brezilya’ya yine seyirci olarak gideceğiz gibi görünüyor, tabi durumlar değişip Avcı silahını yenilemezse veya bir mucize olmazsa…

Categories: Sportif mavralar | Etiketler: , , , , , , , , | Yorum bırakın

Transfer taklaları ve yönetim parandeleri

Uzun süre konuşmadıktan sonra ilk geri dönüşü futbolla yapmak da benden en beklenen son olsa gerek. Hele de bolca transfer gündemli ve yönetim eğlenceli bu dönemde.

Cim Bom’un transferleri ve soru işaretli Amrabat

Yazıya ilk gönül verilen renklerle başlayalım. Şimdiye kadar gidişat fena değil. İlk adımlar olan Umut ve Dany transferleri, pek çok kişinin burun kıvırmasına rağmen beni gayet mutlu eden hamlelerdi. İki adam da geçen sezon hiç yerleri doldurulamayan Ujfalusi ve Elmander’e güzel alternatifler olarak duruyor. Hatta ben onlardan bolca ilk 11 performansı da bekliyorum. Hamit ve Burak transferleri de taraftarın beklediği isimler oldu, golcü ve sağ kanat sorunu yaşanan sezonun ardından. Tabi bunlar, Fenerbahçe’nin transferlerine karşı ayaklanmaya çalışan transfer bağımlısı taraftarı da ciddi şekilde susturdu. Bu arada hazır Burak demişken, transfer sonrası “Galatasaray ile dostluğumuz bitmiştir” diyen Sadri Şener’in bir hafta önce Galatasaray 6,5 Milyon € verip Burak’ı alsa bozulmadan kalacak dostluk anlayışı da ciddi soru işareti. Oyuncuya doğru sözleşme yapamayan yönetimin taraftarı rakip üzerine kışkırtması da tam Türk takımlarına yakışır zaten…

Gelelim sezonun en çok bonservis bedeli ödenen ve Hurma’lı olaylı transferi Amrabat’a… Bu arkadaş açık alanda oldukça iyi, kıvarklığı çalımları tamam ama peki ya Galatasaray’a uygunluğu? Kaç takım Cim Bom’a Amrabat’a uygun açık alan bırakır? Kayseri ile büyük takımlar oynarken yarı alan ortasının önünde stoperlerle karşı karşıya kalıp hızını çalımını konuşturan Fas’lının karşısında bu kez yarı alan ortasında bekleyen hızlı bekler olacak… Umarım yanılırım ama öne geçilen maçlar veya Şampiyonlar Ligi dışında bekleneni veremeyecek bir Amrabat söz konusu olabilir. Şampiyonlar Ligi’nde de fiziken yetersiz kalabilir. Sonra hep beraber ağlarız “ah gitti paralar!” diye. O paranın adamı değil ama Hurma’nın zekası işi bitirdi, bu arada unutmadan son altı yılda transfer gelir – gider dengesinde en karlı takımdır Kayseri…

Şimdi “Sexy” takım (herkes niye taktıysa bu şirket ve pazarlama yöneticilerinin kullanmayı en sevdiği kelimeyi bir başkan kullanınca) taraftarları dört gözle “çilek” falan değil bu kurulan kadronun geçen yıldan ileri gitmesi için kesin şart gördüğü “Pitbul” Melo’yu bekliyor. Ortada konuşulan rakamlar çok büyük ama bakalım nolacak, 5 yıllık bedeli bonservisle beraber 30 milyon €’yu bulacak olan Brezilya’lı bu paranın karşılığını verecek mi bekleyip de göreceğiz…

Fener’in kimyası değişti

Emre gidince Fenerbahçe’nin sahadaki antipatik yıldız sayısı bire indi, o da vazgeçilmez 1 numarası. Kuyt, Egemen, Hasan Ali ve Mehmet Topal ile sarı lacivertliler bir anda yumuşak bir takımdan fizikli ve dirençli bir takıma döndü.  Bu değişim dışarıdan oldukça iyi görünüyor, ancak bu olurken teknik ve yaratıcılık olarak da ciddi biçimde gerileyen bir Fenerbahçe var.

Şu anki görüntüsüyle maçtan kolay düşmeyecek bir takım var; ama rakibin öne geçip geriye yaslanacağı maçlarda ve top tekniği oldukça sınırlı hale gelen savunma ve ön libero bölgesine pres yapan rakiplerle oynadığı zamanlarda ciddi sorun yaşayacağını düşünüyorum.

Fener’de transferler erken tamamlanmış gibi duruyor, ancak Şampiyonlar Ligi gidişatına göre bir yabancı stoper ve bir golcü daha gelecek gibi görünüyor.

Transfer gündemi sakin sakin giden Sarı Kanarya’da asıl gündem Aziz Yıldırım’lı şike süreci ve her zamanki gibi Alex-Aykut düellolarıyla dolu. Sarı lacivertlilerde tablo oldukça ilginç; adı şikeye karışıp suçlu görünerek ceza alan bir başkan, ona sahip çıkıp takımının onurunu hiçe sayan bir taraftar güruhu, Alex’siz de yapmaya alışmalıyız diyerek sezon öncesinde kaptanına “Koçum sen gelecek sezon bizimle zor kalırsın” diyen ve her sezon Alex’siz düzen kuramayıp bu lafını geri yutan teknik direktör, “Fenerbahçe’de her yaz kampa gelen gençleri bir daha göremiyorum, onlara hiç şans verilmiyor” diyen Filozof Alex. Tek saygım sanırım 10 numaraya…

Bu arada ortada bir şike hükmü varken ceza gelmeyince; şimdi adı daha önceden bu çirkin konudaki cezaya karışan Fenerbahçe ile Bülent Uygun’un karşılaşmasında gülen sarı lacivertliler olursa hep bir şüphe ve emeği sürülen leke olacak. Oysa keşke Avrupa örnekleri gibi olsa. Marsilya ve Juventus gibi şike yapanlar takımlardan uzaklaştırılsa, takımlar cezalarını çekse ve ertesi sezon herşey normal seyrine minimum gerilimle dönse…

Beşiktaş’ın basiretsiz ve dengesi yönetimi

Eline geçen büyük fırsatı ters tepen bir yönetim uçuyor İnönü semalarında. Devraldığı borç yükünün ve başına gelen UEFA cezasının sorumlusu olan zat-ı muhtereme tek laf edemeyen yönetim, taraftarı da bu hareketiyle kendinden uzağa itti. Bunun arkasından yeniden yapılandırma döneminin en kritik halkası olan teknik direktörlük koltuğuna daha önce deneyip verim alamadığı, geçmişinde hiç yapılandırma tecrübesi olmayan Samet Aybaba’yı getirdi. Bu tercihin arkasına da ruh getireceğiz diye sığındılar, o zaman sormak lazım “neden daha önce denenmemiş ve ligde fena top oynatmayan Şifo Mehmet değil” diye. Bana kalırsa amaç ruhsa Şifo ile Metin Tekin’i kulübeye, Ali Gültiken’i de sportif direktörlüğe getirip efsane ruhla buluşuyoruz diyerek taraftarla kenetlenilmeliydi.

Bu kadar tutarsızlık yetmezmiş gibi transferlerde de çok garip hamleler yapan bir yönetim var. Elinde Cenk gibi genç bir kaleci varken, yabancı kaleciye koşan; Ersan, Sivok ve Toraman varken Escude’ye sarılan bir insan grubu herkesi güldürmekten öteye gitmiyor malesef. Bunları yaparken de geçmiş dönemlerde iyi olan ve gençlerden kurulu bir kadroya abi olabilecek iki adamı maliyetlerinden ötürü bedavaya bıraktı. Bir de Olcay transferi var çok tanımıyorum ama bakalım o aldığı paranın cevabını verebilecek mi…

Son olarak da Quaresma krizi var, hem öldürülen hem de 15 milyon € üzerinde paraya satılmak istenen. Bu oyuncudan kurtulmak istemek maliyeti ve takıma aldığı paranın karşılığını veren adam olmaması nedeniyle mantıklı ama istenmeyen adamı satmanın da bir raconu olmalı, bakın Juventus’a…

Keşke baştan yönetim “hedefimiz UEFA’ya kalmak ve mali sorunları çözmek, bu arada da takımı yapılandırıp gençlerden bir ekip kurmak. Bunun için de Cenk, İsmail, Ersan, Necip, Muhammed, Oğuzhan, Mustafa Pektemek, Holosko,Veli, Olcay gibi gençleri tecrübeli ve takımı tanıyan isimlerle birleştirip güzel bir karışım çıkaracak yapılanmaya gidiyoruz” deyip de bunu yapabilseydi. Herkese de ders olacak bir proje takımı olsaydı.

Kasımpaşa’dan ve Anadolu’dan sesler

Son olarak da kısa kısa Kasımpaşa’dan Anadolu’ya tur…

– Kasımpaşa, eskinin İstanbulspor’unu andırıyor. Hani şu Sergen’i, Tanju’yu, Emre Aşık’ı, Salenko’yu kovalayan. Para var, oyuncu geliyor takım da İstanbul’da diye ama taraftar kıt… Takım olmak desen Dolar Euro paritesinde gidip gelen türde….

– Trabzonspor da inat etmesi çareyi uzakta değil yakında arayıp, Burak’ın boşluğunu Galatasaray’dan Sercan’la doldurmayı denese ya? Tarzları çok benzeyen iki adam, bir de Şenol Hoca onu da adam tadından yenmez.

– Kayseri, yine iyi transferleri var aldığı paraları iyi kullanıyor. Ama işte Şota’nın da yer yer ima ettiği gibi oyuncu satarak şampiyonluk gelmez.

– Bursaspor, geçen sezonun sonlarında toparlanmıştı. Bu sezona o gazla girerse yine üst sıralarda konumlanabilir.

– Es Es, UEFA kupasına iki hafta önce başlamanın etkisiyle erken form tutup erken dağılabilir. Ersun Yanal’ın da bu konuda meşhur olması nedeniyle oldukça enteresan bir sezon olabilir onlar için.

– Gaziantepspor, UEFA’dan maddi nedenlerden ötürü ceza alan son 6 yılda transferden en çok kar eden ikinci takım. Sormazlar mı “Petrol zengini” başkana “Nerede bu paralar” diye. Gerçi şimdi Ibricic’le anlaştı, taraftar biraz frene basar belki. Ama hem Avrupa Şampiyonası’nın yorumcusu Karaman’ın hem de başkanın kelle koltukta bu sezon. Hataları affedilmeyebilir.

– Cuper’in Ordu’su hazır kıta. Transferleri sisteme çok uygun adamlar. Bu sezonun süpriz potansiyeli en yüksek takımı.

– Barca’nın Xavi’si varsa Sarp’ımız, Messi’si varsa Pino’muz Yattara’mız var diyen Mersin’in bu sene ne iş yapacağı çok merak konusu. Ama açıkçası ben güzel futbol, bol gollü maçlar bekliyorum. Tek sorunu çok savruk ve yumuşak adamlarla dolu olması.

– Bu arada bir not da Emile Mpenza’yı deneyen Göztepe’ye. Yaşlı da olsa ölüsü sallar o ligi, ama verilecek paralar önemli…

Categories: Sportif mavralar | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Bir cezanın anatomisi ve Türkiye’de ırkçılık

Dün akşam saatlerinde bir haftadır Türk futbolunu meşgul eden Emre Belözoğlu ile Didier Zokora arasında yaşanan ırkçılıkla ilişkilendirilen tatsızlığın cezası kesildi.

Bütün hafta boyunca gerek maçın hemen sonrasında LigTV’ye yaptığı ilk açıklamalar gerekse de kameralara yakalandığı anlarda ağzından çıkan kelimeler Emre’nin ırkçı söylemlerde bulunduğunu ortaya koyuyordu. İngiltere’de oynadığı dönemde, şu anda aynı takımda forma giydiği Yobo’ya da benzer söylemlerde bulunmuştu. İki futbolcu mahkemelik olmuş, ancak ortada kesin bir kanıt olmadığı için dava düşmüştü.

Emre ile Yobo el ele…

Maçın ertesi günü yaşananlarsa oldukça ilginçti. Emre ile daha önce ırkçı söylemlerde bulunduğu iddia edilen Yobo birlikte basın toplantısı yaparak Emre’yi aklamaya çalışmıştı. Kulağa oldukça ilginç bu durum karşısında insan “Emre, Yobo’ya ırkçı söylemde bulunduysa Nijeryalı futbolcunun hiç kişilik ve karakter değerleri yok mu da bugün çıkıp Emre’yi aynı konuda savunmak amacıyla basın karşısında yer aldı?” veya “Madem Emre ırkçı söylemde bulunacak biri değil neden siz mahkemelik oldunuz?” gibi iki çelişkili soru arasında kalıyor.

Tabi buradaki tavır da biraz ben “Irkçılık yapıp fucking nigger demem, çünkü benim de o zenci arkadaşlarım var” demek ister gibi basit ve çocukça bir yaklaşım içeriyordu sanki.

Cezanın mantıksızlığı

Bu basın toplantısının arkasındansa cezanın açıklanması beklendi. Normal şartlarda ırkçılık yapan bir futbolcu ciddi yaptırımlarla karşı karşıya kalırken; Emre, rakibine dirşek atarak 3 maç ceza alan Almeida’dan bile daha az ceze alarak 2 maç ceza aldı. Cezanın sebebiyse Emre’nin saha içindeki olumsuz tavırlarıydı. İşte burada da insan aklına; “Emre’nin Zokora ile tartışırken takındığı tavır sezon başından beri her maç takındıklarının aynısı değil mi? Neden onlar cezasız kaldı da bu sefer 2 maç aldı?” , “Emre olumsuz tavır içindeyken Zokora da benzer reaksiyon veriyordu o neden cezasız kaldı?”, “Görüntülere bakıp Emre’nin ırkçı küfürünü kimse farkedemedi mi?” gibi pek çok enteresan ve cevapsız kalmaya mahkum sorular geliyor.

Türkiye’de ırkçılık yok mu dediniz?

Bir de parantez de Türk insanı ve Türk basınına açmak lazım; “Bizim ülkemizde ırkçılık yoktur” safsatasından ne zaman vazgeçeceksiniz. Ermeniler’in, Yahudiler’in ve Kürtler’in rahatça kimliklerini ifade edemedikleri bir ülkede olduğunuzu ne çabuk unutuyorsunuz. Guardiola çıkıp Katalanca basın toplantısı yapabilirken, 4 büyüklerde oynayıp Kürt olduğunu beyan edip Kürtçe basın açıklaması yapmak isteyecek bir futbolcunun içine düşebileceği durumu hiç düşündünüz mü? Ya da bu kadar futbolcudan hiç mi Kürt olmadı da bir tane bile adını söyleyebileceğimiz Kürt futbolcu bilmiyoruz… Andımızın bile “Türk’üm, doğruyum…” şeklinde olduğu bir ülkede Türkiye’de ırkçılık olmaz demek biraz komik olmuyor mu? Sizin ırkçılık diye bildiğiniz şey sadece ten rengine bakarak yapılıyorsa bence sosyal ve toplumsal bir eğitime tabi tutulmanız gerekiyor sanırım.

Peki ya yayın yasağı?

Bir de tabi biraz önce gelen yayın yasağı kararı var. Neden iki futbolcu arasında yaşanan ve ırkçılık görmediğiniz, ‘temiz’ ve sadece maç içinde olabileceğin ‘biraz’ ötesine geçmiş bir tartışmayla ilgili haberlere yayın yasağı koyarsınız? Yoksa bilinmesini ve kurcalanmasını istemediğiniz birşeyler mi var?

Categories: Sportif mavralar | Etiketler: , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Fransız topçular ve güzel hatunları

Her gün günlük koşturmacalar, televizyon zapingleri, izlenen filmler ya da okunan gazetelerde pek çok güzel hatun çıkar karşımıza. Daha sonra da bu hatunlar üzerine döner eksen; konuşmalar, yazıp çizmeler, 140 kelimelik mesajlar ve fantaziler gibi farklı şekillerle. Bu kadarda kalması iyi aslında, malum eski çağlarda uğurlarına savaş girilenler bile olmuş.

Eh her gün oturup kadınlar ve futbol ağırlıklı erkek muhabbeti yapan bir güruhun ferdi olarak, bir zamanlar Dünya’ya kafa tutan Fransız futbolcuların güzel hatunlarına şöyle bir göz gezdirdim…

Christian Karembeau & Adriana Karembeau

Bu Fransız memleketi topçularından en beğendiğim yengeye ithafen Karembeau çiftiyle başlayalım olaya.  Slovak ve Çek kırması olan hatunumuz göğüslerinin düzgünlüğünden ötürü tüm Avrupa’da Wonderbra’nın bilboardlardaki göğüsü, pardon yüzü olmuştur. Karembeu’ysa orta sahadaki nazik yürüyüşleri ve saçlarıyla meşhur bir abimizdir…

Claude Makelele & Noemie Lenoir

Orta sahada yeni tabirle çapa olarak oynayan, teknik kapasitesi diğer arkadaşlarına görece kısıtlı olup iyi mücadele eden Makelele aslında bizim mahalle maçlarında “Kazma” dediğimiz türün bir Fransız üyesi. Eşiyse bir Victoria Secret mankeni… Şimdi mahalle maçlarında ya da halı sahalarda teknik oynayan abilere; “o kadar iyi topa vuruyordun da noldu, bak elin kazmasının sevgilisine…” demek lazım mı?

Thierry Henry & Nicole Merry

İki orta saha oyuncusundan sonra söz dönemin kralında. Bir Arsenal taraftarı olmamdan kelli hep kalbimde ayrı bir yeri olan Henry’nin her ne kadar şu anda boşanmış olsalarda çocuğunun annesi olan Nicole Merry’ye yer vermeden geçmek  lazım burada. 2003-2007 döneminde evli olan çift 2005’te Renault’nun reklam filminde de karşımıza çıkmışlardı. Baksanıza resimde nasıl da bakıyor Henry abi kumral İngiliz güzelin arkasından…

David & Beatrice Trezeguet

Hazır söz golcülere gelmişken, Fransa Milli Takımı’nın gol silahlarından olan Arjantin asıllının eşine değinmeden de geçmemek lazım. “Bir içim su” diye tabir edilen güzelliğin karşılığı Beatrice olsa gerek. Merak edenlere duyurulur, ikili şu anda Trezeguet’nin kariyerini River Plate’te bitirme hayali nedeniyle Buenos Aires’te…

Fabien Barthez & Linda Evangelista

Nicole Merry’den sonra Fransa futbol camiasının kaybettiği güzel yengelerden biri de Linda Evangelista. Trinity lakaplı yengemiz, Fransa’nın hem Avrupa hem de Dünya Şampiyonu olan kadrosunda kaledeki yalnız devi oynayan ve tipiyle de Tecavüzcü Coşkun abimize benzeyen Barthez’in yavuklusuydu.  İkili 1998-2000 döneminde birlikteydi. 2000’den sonra Manchester United kalesinde yarattığı harikalarla(!) Barthez’in ortalıktan kaybolmasının sebebinin de ayrılık travması olduğunu düşünmemek elde değil…

Djibril & Jude Cisse

Fransız futbolunun Dennis Rodman’ı olarak bilinen vücudunu kaplayan dövmeleri, küpeleri ve saç modelleriyle yeşil sahaların renkli ismi olan Djibril Cisse’den herkes bir top model sevgili bekler belki ama o bu konuda da beklentilere ters gitmeyi tercih etti. Cisse’nin eşi Jude, Galli bir saç stilisti.  İlk dediklerime bakıp aldanmayın kendisi gayet hoş bir kadın…

Günün bonusu

Bu kadar güzelden sonra kendinize gelmeniz açısında son noktayı Franck Ribbery ve eşi Wahiba Ribbery’le koyalım. Yoksa Fransızlar işi bozdu mu?! :)

Categories: Lakırdı masası, Sportif mavralar | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.