Uncategorized

Latin kafasında yıl sonu raporu

Şu anda dilini hiç bilmediğim bir ülkenin, yeşile bakan balkonunda bir yudum Fernet bir nefes puro modunda yapıyorum yılın değerlendirmesini…

4 yıl önceydi… 2 yıllık zorlu sonu kayıplı bir süreç ve üzerine askerlikle geçen yılın sonunda her şey biraz iyiye yönelirken kaçmak istemiştim Arjantin’e. Ölmeden önce yapılacaklar listemin belki de en merak ettiğim heyecanlandığım maddelerinden biriydi “Arjantin’e git” diğeri de belki de başıma ömürde ilk ve son gelecek bir şeydi “yeni yılı yaz gününde karşıla”. 20’li yaşlar fena başlamasa da pek istediğim gibi gitmemişti sevememiştim. O yüzden 30’lu yaşların ilk günlerine güzel başlayıp öyle gitsin istemiştim biraz da ondandı bu plan, ama o zaman yeni başlayacağım işte sonradan hayatımın en büyük kazığını atacak kişilerin “aman abi, yaman abi, gitme abi, sonraya ertele abi, işimiz acil abi” gazlarına geldim ve erteledim. Oysa ertelenmezdi hayatta hiç bir şey. Unuttum ya da o maddeyi o an “yok hükmünde” saydım… Artık bir beyaz yakalı değilim ama her beyaz yakalıya tavsiyemdir; nerede bir şirket veya patron varsa acımayın. Onlar size asla acımaz çünkü. Bir de onlar için kendinizden vazgeçip kendinizi paralamayın. 6 ayda çok kazandırdım çok güzel şeyler yaşattım, kendimi unuttum günlük uykumu 4 saate çektim ama sonunda bu derslerle ayrıldım.

“İsyankar” günler

Geldik 2018’e… bu sene de bok gibi başladı denebilir. İçimizde bir heyecan “kardeş evlenecek bu sene” ama önce bir kayıp sülalenin en renkli karakteri göçtü gitti. Sebep yine kanser. Bir kez daha bir sevdiğim kadın gitti o lanetten. Geriye kendisiyle geçen yılbaşının hemen öncesinden kalma beraber bir düet videomuz kaldı, bir de hafıza da geçen yılbaşı gecenin üçünde uyandırdıktan sonra arayıp bize telefonda Tarkan’la beraber söylediği şarkıların anısı. Ne demişti o gece “eşşoğlu eşşekler, uyandırdınız dinleyeceksiniz!” böyle renkliydi ilişkimiz.

İşler güçler de bom boktu. 2015’in yarısından itibaren uğraştığım bir yol vardı. Bir türlü yol alamıyordum. Hep bir an ümitlendiriyor, sonra yine hüsran oluyor yeniden başa dönüyorduk. Hep aynı yerde patinaj çekiyordum aslında ve artık pes etmek üzereydim. Bir iki iş başvurusu denemesi takip etti bu durumu ama kimseden çıt çıkmadı. Zor günlerdi, depresyon ufukta görünüyordu. Zor durumlardı bilenler çok iyi bilir, onlar da az sayıdadır. Her anım Müslüm Baba şarkısı gibi “İsyankar” modunda hayata söylenmekle geçiyordu. Hayatımın bugünlere kadarki en büyük kumarını oynamıştım. Annemin deyimiyle “çağın işi dijital pazarlama diyorlar her yerde, bizim dijital pazarlamacı evde bir yol tutturmuş gidiyor. İyi olur inşallah” derken 3 yıla yakın zamanı çöpe atmış, ruhun çöküşe başlamak üzere olduğu noktaya gelmiş ve ekonomik krizlerle boğuşur şekilde masadan kalkmaya hazırlanıyordum ki  Nisan’ın bir gecesinde değişti herşey…

“Yayın gerildiği son nokta”

Haziran sonrasında bir anda 6 yıllık kara bulutları dağıtıp hayat bana “al koçum bu azminin, pes etmemenin, iyi niyetinin ve inadının karşılığı” dedi ve bir anda her şey tam terse döndü. Tam da bu değişim başlamadan bir iki hafta önceydi abi diyebileceğim biriyle konuşurken şöyle demişti “Yay oku en uzağa atabilmek için en son noktaya kadar gerilir. Senin durumun da o hesap. Umudunu kaybetme, her şey yoluna girecektir.” Gerçekten de öyle olmuştu önce kariyer zirvesi; artık tescilli olarak işimde Dünya’nın en iyilerinden biriyim. Kendime hep güveniyordum ve bir fırsatı bekliyordum. Sonuçta “şans; siz sele kapılmış giderken önünüze çıkan bir ağaç dalı gibidir. Ona tutunmaya hazır ve nasıl tutunacağınızı bilirseniz fırsata dönüp sizi kurtarır.” Sonra da peşinden gelen güzüel günler, giderek artan iade-i itibar ve sıraya giren oyun şirketleri. Öyle ki bir gün pek üzerinde düşünmeden Candy Crush’ı yapan şirkete “hayır” demiş ve sonra oturup “hayat bir anda nereden nereye geldi” diye düşünmüştüm. Bir kaç ay önce bir pozisyona yaptığım başvuru için cevap vermeye bile gerek görmemişlerdi oysa.

“Nereden bileceksiniz”

Bazen duyuyorum; “ne gezdin, ne yedin, hayat sana güzel…” şeklinde şeyleri. Sadece gülüyorum. İçimden Ahmet Kaya gibi “Siz benim neler çektiğimi nereden bileceksiniz” diyorum, dışımdan da “aman nazar etmeyin, maşallah” deyip geçiyorum. Aslında tüm sürecin en güzel özetini bir ay kadar önce babam söylemişti, sonuçta anneler babalar iyi bilirler değil mi; “çok sıkıntı çektin”. Cevabım tek kelime olmuştu “sabır”. Sonra susmuştuk telefonda karşılıklı bir kaç saniye.

“Pursuit of Happiness”

Şu anda 2019’da yoğunluktan beni gebertecek, uykusuz gecelerime sebep olacak işler bekliyor listede ve ben 4 sene önce ertelediğim yerde onlara hazırlık yapıyorum kafamı ve ruhumu boşaltıp yenileyerek. Bunu da gerçekten olabilecek en iyi yerde yapıyorum sanırım. Avrupa’da insanların yaşadığını sanıyorsanız bir Arjantin’i görmenizi tavsiye ederim. Dünya kurulurken “Bir ülkeye ağacı, sanatı, tutkuyu, eğlenceyi, samimiyeti, futbolu, etin ve şarabın en güzelini, mutluluğu ve hayat dolu olmayı verelim orası da Arjantin olsun” demişler sanırım.

Kaldığım evde pek televizyon açmamıştım, dün ilk kez açtım ve karşıma bir anda “Pursuit of Happiness” çıktı. Hayatımda en etkilendiğim üç filminden biridir kendisi ve şaşırdım bu güzel tesadüfe. Sanki filmlerden fal tutmuş gibi hissettim kendimi. Ne diyordu o film kısa özette “Asla umudunu kaybetme”. Şimdi 2019 geliyor herkes eskiyi atıp yeniyi güzel karşılamaya hazırlanıyor. Ve yine herkesin damarlarındaki umut dozu artmış durumda. Umut varsa hayat vardır, onu kaybetmemek lazım..

Son sözde hayata; yolun yarısını kapayacağız bu sene senle. Onu da en güzel şekilde yapalım birbirimizi yorup üzmeyelim. İkinci yarıya galip başlamak istiyorum…

Herkese bol mahur besteler dolu güzel yıllar :)

Reklamlar
Categories: Uncategorized | Yorum bırakın

Bilene de bilmeyene de felsefe…

Bir sabah kahvaltısında annemle başbaşayım… Bir konuyu tartışıyoruz, annem sonunda başından geçen bir olaydan örnek veriyor ve hikayenin özlü sözü  Pazartesi günü bizim semtte kurulan pazar gelen teyzenin anneme söylediği ve annemin o andan itivaren benimsediği “ne kadar zekana güvensenden tecrübe ondan daha etkilidir” cümlesi oluyor. Sonra masadan kalkıyorum, tuvalete gidiyorum. Elime tuvalette okuduğum kitabı alıyorum “Bilmeniz geren 50 Felsefe Kuralı” yazıyor üstünde. Karşımda “2. Kural: Perdenin Arkasında ne var?” kuralı çıkıyor. Kuralın özlü sözlü sözü John Locke’un “Kimsenin bildiği tecrübelerinden fazla olamaz” lafı oluyr. Sizce de farkında olmadan aslında hepimiz bir felsefe dehası değil miyiz?

Categories: Uncategorized | Etiketler: , , , | Yorum bırakın

Bir günaydın bin anlam

Son zamanlarda hepten unuttuk sevdiğimiz insanların yanında olmayı ve onları hissetmeyi. Aslında ne de kolaydır onlara bir merhaba, bir nasılsın, bir günaydın demek.

Her rakı masasında tek istediğim şarkıdır “Ömrümce hep adım adım” şarkısı. Anlamı da çok büyüktür nazarımda, şu anda yer yüzünde olmayan birine hediyedir.

İnsanı insan olarak parasına puluna, şanına şöhretine, kariyerine geleceğine bakmadan sevenlerin hikayesidir bu şarkı. Kalbinden başka yerde birilerini bulamayanların şarkısıdır. Belki de imkansızın gerçekleşmeme hikasidir…

Onunun arkasından sığınılan bir limana söylenen “günaydın”  lafının aslında çokça anlamı vardır. Ondan sonra hayata tutunulan bir dalın, bir dostun orada hissedileceği andır belki o “günaydın”  lafına her gelen “günaydın” cevabı belki de “evet buradayım. Yılma, devam et hayatına” demektir  kendince ama kimsesizce…

Kenarlarda, köşelerde, ben kalbimden başka yerde inan seni bulamadım….

Categories: Uncategorized | Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun.