Gazlar arasından gelen tanımsız bir cisimim

Gel arkadaş oturalım karşılıklı ben konuşayım sen dinle, sonra da istersen sen konuş ben dinleyeyim… Önce sana kısaca kendimi anlatayım, gerçi muhtemelen beni tanıyorsundur ama olsun. Ben bu başbakanın yaptığı hangi toplumsal gruptayım bilemedim. O yüzden de kendime tanımsız cisim olduğumu düşünüyorum;

– Aksırıp tıksırana kadar içerim yılın 11 ayı, ama bir ayı vardır 12 yaşımdan beri mümkünse sektirmeden oruç tutarım. Bu yüzden ılımlı İslam yanlısı görüp benle tartışan insanlar bile oldu. Din konuşmaktan hoşlanmam, çünkü herkesin inancı kendinedir ikinci kişiyi bağlamaz.

– Siyasetten politikadan nefret ederim, bu saçmalık olmasa dünya daha iyi yönetilir diye düşünüyorum.
– Öyle CHP’li falan da değilim, sandığa gidince herkese basar geçersiz oy atarım. Beni temsil edecek parti olduğuna inanmadığımdan yaparım bunu. Bu yüzden de kız arkadaşımla bol bol tartışırdım.
– Marjinal grup üyesi falan da değilim. Hayatımda miting nedir bilmezdim geçen haftaya kadar.
– Özgürlük hassas noktamdır. 15 yaşından beri şu İstanbul’a gelmişim bir başıma. Varmışım özgür olmanın, birey olmanın, kararlarımı kendim verip cezamı kendim çekmenin tadına. Bundan asla vazgeçmem, insanların da bu haklarına hep saygı duydum.

– Dayatmacı, tepeden inme, emr-i vaki adına ne derseniz deyin işte o durumlara da hep karşı çıktım.

Bunlar doğrudur yanlıştır tartışılır. Hepsi iyisiyle kötüsüyle beni ben yapan özelliklerdir.

Devletin ihanetine karşı dostlarım

Bugün belki bunları yazmak yerine hastanede, karakolda ya da tanımlayamadığım yerlerde olabilirdim. Öncelikle bunun için sanırım halime şükretmem lazım. Nerden mi çıktı şimdi bu alternatifler, hemen söyleyeyim tamamen bir kendini üstün gören egonun arzusuydu belki de. Nasıl bugün hasarsızsın dersen de bunun nedeni güvenmem gereken devletten daha çok beni düşünen ve daha güzenilir dostlarımın şans eseri veya bilerek yaptıklarıdır.

– Önce biri mesaj attı, “akşam gidiyor musun?” diye. Gidecektim ama yalnız gidip orada birilerini bulur onlarla olurum şeklindeki fikrimi söyledim. “Olmaz sakın yalnız gitme, biz buradan gideceğiz sen de bizle gelirsin” dedi. “Olur” dedim.

– Sonra tam ofisten çıkarken iki haftadır çekmece de duran bir atkı vardı onu aldım. İş yerinden bir arkadaşımın İtalya’dan getirdiği “Genoa” atkısıydı. Atkı koleksiyonuma bir parça olarak hediye etmişti. Dedim “günlerdir burada alayım yanıma, gerekirse kullanırım maske olarak ya da zaten eve gitsin artık”

– Divan Oteli’nin orada buluşacağım grubu beklerken başka bir arkadaşımla konuşurken “senin gözler hassas mutlaka gözlük al, uzaktan bile atılsa yanar gözün” dedi. İçimden “Vali söz verdi müdahale olmayacak diye, üstüne polis de çekildi parktan birşey olmaz. Ne gerek var. Uzakta atılsa da o kadar etki etmiyor, arasıra maçlarda yedik kendini” dedim. Sonra içimden başka bir ses “5-10 lira neyse ver al yanında bulunsun elbet gerekir” dedi. İkinci sese uydum.

– Bir de işten çıkıp giderken “Allah korusun” dileğinde bulunan vardı.

Taksim meydanı biber ve portakal gazı altında

 

 

 

 

 

 

 

Sonunda ben arkadaşım, onun erkek arkadaşı ve iş arkadaşlarından oluşan grupla elimde atkım ve gözlüğümle 8 gibi Gezi Parkı’ndan meydana doğru indim. Amacımız The Marmara’nın oradaki Garanti Bankası’nın orada sakin bir yerde durmaktı. Tam Meydan’ın ortasına geldik. Hiç bir gerilim yokken havada iki ses bombası patladı. Gözlük ve atkıyı kuşandım kaçmaya yeltenirken gaz bombaları uçuşmaya başladı. AKM’nin önünden meydanın ortasına ve sonuna kadar giden bombalar uçuşuyordu. Meydan’dan Talimhane tarafına koşarken, etrafıma düşen 7-8 kapsül sadece benim gözümle sayabildiklerim.

Bembeyaz bulutun içinde önümde el ele koşan arkadaşımla sevgilisini takip etmeye çalışıyordum. Bir yandan ah şu kapsülü tutabilsem de geri atabilsem diyerek. Nefes almak zorlaştıkça atkıyı sıkıyordum. Sonunda bir de koşarken kusma isteği geldi. Hani polis gelip birşey yapmayacak olsa çökeceğim olduğum yere. O sırada arkadaşımda bir an yere doğru çöker gibi oldu ama sevgilisi kolundan tutup koşturuyordu. Sonunda Talimhane’de güvenli bir noktaya geldik. Bir baktık bizim 8-10 kişilik grup kalmış 3 kişi. Herkes bir yerlere dağılmış.

Orada dedim “benim koltuk altım yanıyor biber gazında böyle olmaz” sonra da dedim ki “heralde hiç bu kadar yakınıma bu kadar çok atılmamıştı ondan oluyor.” Derken gruptan iki kişiyle daha buluştuk ve orada gerçeği anladık ki atılanlar için portakal gazı da varmış ve onun vücuttaki ıslak yeri yakma özelliğinden oluyormuş bu yanma.

Kim ki bu provakatör ve neden çifte standard?

Böylece görmüş olduk ki sabah, MKE’nin sadece polise ürettiği özel gaz maskesini kullanan “Molotofçuları” 2 saatte dağıtamayan güruh binlerce kişiyi bir anda darma duman edebiliyormuş  (Molotofçulardan birinin yayınlanan sivil polis resminden hiç söz etmiyorum bile). Bunun yanısıra müdahale olmayacak diyen devletin şehirdeki en yetkilisi bizi oraya toplayıp toplu gazlamak istemiş sanırım, yorulmasın direk bombalasın kurtulalım hep beraber?

Polise özel olup molotof kokteyli atan provakatörlerin kullandığı MKE yapımı maske

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Arkasından bütün gece gördük ki; sabah polise ortada gaz kullanımı olmadan molotof kokteyli atan cengaver marjinaller akşam o kadar saldırıda nedense hiç piyasada yoktu.

Provakatör görünümlü sivil polis

Bunların dışında kendini söndürebilen TOMA’nın yanmasına ve “molotofçu” görünce hedefi vuramayıp tekerlekli sandalyede birini görünce ıska geçmeyen TOMA’ya değinmiyorum bile…

Peki ne bok yemeye ordaydın dersen; 

– İnsanların sahip oldukları bir park yıkılmasın diye yaptığı eylemde sabaha karşı orayı yakarak cevap verecek kadar gözü dönen “yetki bende istediğimi yaparımcı” zihniyete yapamazsın demek için.

– Annem oruç tutuyor diye Ramazan’da bize geldiğinde ona saygısından öğle vakti yemek yememek için bin takla atan Alevi emektarımızın atalarına en ciddi acıları yaşatmış padişahlardan birinin adını kendi kararıyla 3. köprüye veren birine hayır demek için. (Sahi neden köprüye hayatı hep doğuya sefer yapmak olan bir padişahın adı veriliyor? Sunniler’in halifeliğini Türk soyuna getirdiği için olabilir mi?) (Dedeni öldüren biri olsa ve onun adını hergün gelip geçeceğin yolda bir binaya versem ne hissedersin?)

– Başbakanın üniversiteye gidemiyorlar dediği türbanlılar da istedikleri yerde türbanlarını takabilsinler diye. Ama yalnız şunu söylemek lazım türbanlı olanların özgürce girebildiği her yerde Yahudi’nin kipa takmasına veya Hristiyan’ın boynunda hac takmasına izin verilip özgürlükleri yaşarken bunlara ayrım veya başkı yapılmaması şartıyla. (Kimse bu yöne bakmıyor ama devletin dini olmaz, kanun türban diye değil tüm dinlerin dini kılık kıyafet özgürlükleri diye olmalı)

– Tüm Türkiye’de yaşananlarla ilgili haber almak için elimiz kolumuz olan medyanın özgür ve istediği haberi yapabilecek şekilde olması. Olayların CNN International’dan takip edilmek zorunda kalınmaması.

– Bir medya kanalının hükümete karşı haber yapınca ceza almaması için.

– Kanallardaki ve gazetelerdeki muhabirlerin soramadıklarını, çıkıp sorması için CNN International ya da Reuters muhabiri beklenmesin diye.

– Bir başbakanın çıkıp “Şurada burada şu saatler arasında şunu yiyemez bunu içemezsin” dememesi için. Ve sonra da laik bir ülkede şeriat kanunu gibi buna “Dini olarak olması gereken bir kanuna niye karşı çıkıyorsunuz” demesin diye. (Herkesin dini kendinedir, Müslüman olarak inandığın Allah sana tüm yolları sunar seçim senindir. Zorlama yapılmaz. Böyle kandırmacalara karşı da ilk iş inanmadan veya eleştirmeden önce kitabını güzelce bir oku anla, hazmet)

– Keyfine göre içkiyi kısıtlarken, kumardan para devletin para kazanmasına ses çıkarmayan “Müslüman” başbakana bu durumda rahatça “Bu ne lahana bu ne perhiz” diyebilmek için. (Yoksa kumar başbakanın dininde para kazandırdığı için sevap mı?!)

– Belediye başkanı olmadan önceki malvarlığıyla şimdiki mal varlığı arasında dağlar kadar fark olan başbakana “Nereden geliyor bu değirmenin suyu otur da bir anlat” diyebilmek için.

– Bir gün bir başbakanın çıkıp halkın büyük bölümünü ilgilendiren ve bu bölümün ciddi şekilde karşı olduğu bir kararı “mecliste çoğunluk benim sana ne istediğim kararı alırım” dememesi için.

– %10 barajı yüzünden meclise sesini duyuramayan kişilerin de mecliste temsil şansı olsun diye.

– Bir gün terör örgütüyle müzakere yapan bir başbakanın halkının bir bölümünü hedef alarak karşı “Yolver geçelim Taksim’i ezelim” diye bağıran kitleyi susturmayı bilsin diye.

– Gezi parkı miting alanı mı diyen bir başbakan, SMS’ler ile ücretsiz otobüslerle adam toplayıp üzerine de para vererek hava limanında miting yapmasın diye.

– Youtube’ta video izlemek veya Porno sitelere girmek için DNS ayarları yapmak zorunda kalmadan isteyenin istediği gibi İnternet’i kullanabilmesi için.

– Bir üniversite hükümetin taleplerine uymayınca, başbakanın okula sert mesajlar göndermemesi için. (Bu arada keşke her kesilen ağaçlık bölgeye Koç veya Sabancı gibi okullar yapılmış olunsaydı)

– Bir başbakanın fikirleri kendine ters diye sanatçıları hedef gösterip tehdit etmemesi, avukatları hukuka aykırı şekilde “Adalet Sarayı” isimli yerden yaka paça toplatmaması için.

– Basınınve başbakanın yalanlarıyla toplumun bir bölümünün beyni yıkanmasın diye.

AKM'de pankartlar

  • AKM’de illegal paçavralar vardı diyerek AKM’de terör örgütü bayrağı var iması yapıldı. Orada Türkiye Cumhuriyeti’nin tescilli siyasi partilerinin bayrakları vardı. Hiç terör örgütü pankartı yoktu. Sadece başbakanı rahatsız edecek “Kes sesini Tayyip” pankartı vardı.
  • Türk bayrakları yakılıyor diye halk galeyana getirilmek istediniz. Ama devlet kanalının bu haberi eski bir PKK mitinginden çıktı, hani şu başbakanın müzakere yapmakla övündüğünüz grup.
  • Cami’de alkol içiliyor dendi, imam yalanladı. İmamı açığa alındı.
  • Molotof atan marjinaller dendi, polis çıktı.
  • AVM, Topçu Kışlası, kaldırım çalışması derken ne yapılacağı meçhul bir çalışma için park yıkılmaya kalktı. Niyet neyse mertçe söylense ya.
  • “Benden önce İstanbul çöldü, ağaçlandırdım” dedi. Hesaplandı, o kadar ağaç dikecek adam çıkmadı. Bu arada bu da son yıllarda İstanbul’umuzun yeşilliği nasıl beğendiniz mi?
    istanbul
  • Occupy Wall Street’te 17 kişi öldü dediniz, ABD’den bir kişi bile ölmedi yalanlaması geldi.
  • Polisi eylemciler öldürdü dediniz, polisin ailesi hayır öldürülmedi köprüden düştü dedi.
  • Sözde iyiye giden ekonomi kısmını da size Ege Cansen anlatsın uzmanı olarak; Memleketimden İktisat Efsaneleri

– Daha da saymayı atladığım pek çok kısıtlı özgürlüğün insanlara sunulması için.,

– Olaydan istifade etmek isteyen terör örgütü de var, ama zaten onlarla masaya oturulmuş bile çoktan ve onlar da bu pazarlıklar olumsuz etkilenmesin diye taşkınlık yapmadan orada toplanmış duruyorlar. Polis kışkırtmazsa tabi…

Peki tüm bu süreçten beklentin ne dersen;

– Sadece oradaki sesi dinleyip, bazı kararlarda halkın tepkisini dikkate alacak bir başbakan.

– Güvenebileceğimiz, saygı duyabileceğimiz bir devlet, polis ve devlet yetkilileri

– Göstermelik olarak olayla ilgileri olmayan Hülya Avşar’lı, Polat Alemdar’lı toplantılar yapan değil; gerçekten olayın içinde olup bu insanların dileklerini iletebilecek kişilerle basına açık bir toplantı. (Kapalı da olsa olur işe yarasın yeter)

– “O gitsin başkası gelsin” demiyordum düne kadar. “Kalabilir sıkıntı yok. Sadece Padişah gibi değil demokratik bir başbakan olarak kalsın” diyordum. Ama dünü yaşadıktan sonra diyorum ki böyle kaldığı takdirde ona oy verecek herkese hakkımı helal etmiyorum. Duymadan, nefes alamadan, kandırılıp tuza düşürüldüğüm, kusmakla koşmak arasında çırpınırken çektiklerimin buna hakkı var. Arkadaşlarım olmasaydı da devlete güvenseydim kimbilir daha neler olurdu?

Boşversinler faiz lobisi, marjinal gruplar, sizi seviyoruz, siz kardeşimizsiniz, evladımızsınız, gençlerimizsiniz hikayelerini. Devletin başındaki kişi padişahlığı bırakıp burayı ciddiye alsın, kulak versin, gerçekten onların da başbakanı olsun ondan sonra görelim orada tek bir eylemci kalıyor mu tek bir olay daha çıkıyor mu? Bunu neden yapmıyor, bunu yapmak neden işine gelmiyor? Hiç düşündün mü bu nedenleri… Ben düşünüyorum mantıklı tek açıklama gelmiyor aklıma, ya da aklıma geleni düşünmek istemiyorum…

İsteyene hikaye çok

2020 olimpiyat logosu

 

 

 

 

 

 

Hatta çok isterlerse bir hikaye de benden; 2020 Olimpiyatları’nı alabilmeleri için Japonlar destekliyor bu hareketleri. CNN’i falan da onlar sardı başımıza, yoksa nereden bilecekti elin Amerikan medyası Gezi Parkı’nı.

Ben yandaşım var mı bana bir lafın dersen;

Tüm bunları onun egosu yaratıyor bir uyanıp etrafa bakmanın zamanı geliyor tren kaçmadan yakala. Arın geçmişin intikamının, rantların, çıkarların üzerinde yarattığı dar bakıştan. Bu kadar zulümden gelecek paranın da bir hayrı olmaz varsa öyle bir hayalin at kenara onları ve onurla kazan her kuruşu. Para elbet kazanılır, yeter ki kimliğini satma bu olaylara göz yumarak.

Taksim’deki gruptan korkmaya gerek yok, elinde sopa bile olmayan gruptan pek çoğu üniversite öğrencisi veya üniversite mezunu, kavga etmeyi bile bilmeyen bu guruptan kimseye zarar gelmez. Gel gör oradaki mini Türkiye’yi.  Korkuya gerek yok kimse kimseyi ısırmıyor, aksine “aman” dediğinizde etrafında 10 kişi bitiyor “yardıma ihtiyacın var mı” diye. Tıpkı o hep özenip anlatılan eski günler gibi. Bir de oradan gör bu eleştirilen grubu ve ondan sonra yap yine yapacağın yorumları.

Son söz büyüğümün…

İki dedesi de Demokrat Partili olan biriyim. Son seçimde hayatta olan tek dedem “Bunlar gelmesin diye hayatımda ilk kez CHP’ye oy verdim” dedi. Hani büyüklerin bir bildiği var derler ya…

Reklamlar
Categories: Lakırdı masası | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Bu kanı hepimiz döktük!

Cumartesi gününden beri spor adı verilen temaşadaki gariplikleri izleyip sinirden kudurmakla beraber, yazmak için hep biraz daha herşeyin yerli yerine oturmasını biraz daha olayları görmek istedim. Politik bazlı Reyhanlı olayı da oldu bu dönemde ama o konuya değinmeyeceğim. Sonucu acı; sebebi para ve politika. Apolitik bir insan olarak “politika ve para olmasa dünya güllük gülistanlık” diyen biri olarak zaten o konudaki tavrım net ve konu hakkında diyeceğim tek şeyse; politika, güçlü olma düşleri ve ekonomik hayaller artık masum ya da kendisinin yarattığı “suçlu” birilerini katletmekten vazgeçsin!

Beşiktaş İnönü Stadı

 

 

 

 

 

 

 

Neyse ben sevdiğim konunun iğrenç tablolarına geri döneyim… Önce İnönü Stadı’na veda maçına doğru gidilsin. Türk futbol önemli hikayelerinden biridir o stad. Dünya’daki en güzel konuma da sahiptir. Avrupa’dan Asya’ya selam eder Boğaz’ın dibinden. İşte böyle bir yerin yıkılmadan önceki son maçı oynandı Cumartesi günü. Maç öncesinde Gençlerbirliği tarafı “bu maçı sizin doyasıya yaşamanız lazım” diyerek taraftar getirmeyeceklerini ilettiler Beşiktaş kulübüne. Bütün Beşiktaşlılar, günlerce fellik fellik bilet aradılar ve sonunda o veda günü geldi. Maçta iki takımında ciddi bir galibiyet ihtiyacı yok, biraz Beşiktaş’ın var o da bir umut Şampiyonlar Ligi’ne gidilir mi diye. Böyle önemli maçlarda Beşiktaşlılar’ın ritüelidir, takım otobüsü geçerken yolu kesip tezahüratlar ve meşalelerle takımı kucaklamak. Bunu bilmeyen de yoktur. Doğrudur, yanlıştır tartışılır ama bilinir. Tam böyle bir anda taraftar coşkusunu takımla paylaşarak onları büyük stada vedaya göndermek isterken bir kaç “cevval” Türk polisi önce motor üstünde havaya ateş ederek kalabalığın arasına dalıyor. Sonrasında taraftarlar galeyana gelince de milli gazımız biber gazını basıyorlar. Başbakan’ı çırağandaki ofisindeyken çıkar da bu nasıl rezalet kimse engel olamadı mı bu yol kesilmesine demesin diye “işini yapan” polis bir ortalığı karıştırıyor ve korumakla yükümlü olduğu halkının ayılıp bayılmasına, onların malına mülküne zarar gelmesine neden oluyor. Polisin görevi böyle şeylerin hiç olmaması için herkesin bildiği bir gerçeğe karşı önceden doğru önlemleri almak değil midir? Neyse sonuçta bir şekilde başbakanından laf yememiştir yeter ona halktan polise ne. Biraz zaman geçiyor aradan bu kezde hiçbir şekilde polise saldırmayan, o tarihi stadın meşhur Beleştepe’sinde o bedava keyfi son kez yaşayan taraftara biber gazı sıkılıyor. Ortada polise tehdit yok, can mal güvenliği sorunu yok, terör olayı yok; ama “sözünü dinlemedi mi? Sık anasını satayım gazı görsün ebesininkini” mantığıyla çalışan “eğitimli” polislerimiz var.

Didier Drogba ve Volkan Demirel

 

 

 

 

 

 

 

Cumartesi onlarla böyle sinirlenirken; geliyoruz Pazar’a… Herşey saha dışında yeterince gerilmişti zaten. “alkış” mı “kıyamet” mi tartışmalarında yüce yöneticilerimiz bu iki kelimeyi birleştirip “Alkış kıyamet” sistemini bulamadan “kıyamet” kopardılar. Maç içinde işini yapmaya çalışan antrenörlere ağız dolusu küfür eden taraftarlar;  “Ölecek ölecek öleceksiniz, ananızın amını göreceksiniz!” diye sporda şiddet yasasına uyan tezahürat kültürüyle rakip futbolcuları selamlayan taraftarlar, tartışan iki kişiyi ayırmaya giden dünyaca ünlü yıldıza atar yapan rakip takım kaptanı ve rakip takım kaptanı oyundan atılınca arkasından gidip ona “I fuck your mom! Stupid! Stupid” diye iltifatta bulunan aynı dünya yıldızı, Birbirlerine gırt gırtlağa girip kavga eden iki takım kaptanı ve milli takım “arkadaşı, maç bitince 10.000’lerce kişiyi tahrik edip belki de faciaya yol açabilecek çocukça bir kutlama yapan “Şampiyon” takım. Maç sonrası herkesin dilinde “provakasyon” ama ne demişti Sezen “Masum değiliz hiç birimiz”

Pazar günü tek kaale aldığım ve olayı en iyi şekilde yansıtan cümleler Brezilya tarihinin en büyük iki kalecisinden birisi olarak gösterilen bir antrenörden geldi;  “Provakasyonu sahada değil daha yukarılarda aramak lazım. Bu oyunun geleneğindendir, maçtan önce konuk takım hocasına gider “hoşgeldin ve bol şanslar” dersiniz, ama malesef Aykut Kocaman’dan bunu göremedim” işte budur bizim hikayemiz de marka değerimiz de. Alkışlama mevzusunda herkes o utanç verici sulu derbiyi örnek gösterdi “büyük başkan” da dahil. Ama kimse bu maçı yukarılardan izleyen 6-0’da rakibinin elini sıkanı konuşmadı. Ne gerek var ki güzelliklere çirkinlikler varken?

Burak Yıldırım

 

 

 

 

 

 

 

 

Maç bitti… Maçtan önce başkanlarını hocalarını, maç içinde kaptanlarını gören gençler Edirnekapı’da karşılaştı. Olayın videosunu vs. katilin ifadesini okuyana kadar izlememiştim. Benim aklımda hep Pazartesi bindiğim taksici vardı. Maktul bir arkadaşının oğluymuş ve 10 dakika önce öğrenmişti. Anlatıyordu; “Çok efendi çocuktu. Gaziosmanpaşa’da Karadeniz Market diye iki marketleri vardı. Durumları falan da çok iyiydi. Nedir bu kin bu öfke” diye serzenişte bulunuyordu. Arkadaşının oğlu bu kadar yakmıştı yüreğini, varın anaları babaları siz düşünün. İfadeyi okudum, videoları izledim. Sonuç; “Evine dönen katile 5-6 kişinin de yanında olmasının verdiği sürü gücüyle seslenip koşan maktul ve elindeki bıçağı canice kalbe saplayan katil” bütün efendilik formalar giyilince bitmiş miydi? Efendi insan durduk yere tek bulduğu rakip takım taraftarının üzerine arkadaşlarıyla yürür müydü? Hani bu formalar büyük ve ağırdı? Hani bunlar gururun, asaletin, büyüklüğün renleri ve kıyafetleriydi? Buyrun işte artık büyüklük bu…

Fenerbahçe Galatasaray muz sorunu

 

 

 

 

 

 

 

Bundan sonra bir de “Muz meselesi” çıktı. Olabilir insanlar ırkçı olabilir, kulüpler de ırkçı olabilir. Ama hiç bir kulüp ırkçı taraftarını basın toplantısına çıkarıp biz ırkçı değiliz demez sanırım. “Biz kamera görüntülerini izledik o muzlar sallanırken sahada sadece Muslera vardı” dediler. Tüm delillere kanıtlara göre inanmıştım. “Garipler Avrupa’lıya özendi zahir” dedim. Ama aradan 2-3 saat geçti takke düştü kel göründü. Fenerbahçe tribününde maçı izleyen bir Galatasaraylı’nın çektiği videoda tüm takım sahadayken “Ölecek ölecek öleceksiniz” diye başlayan tezahüratla Galatasaray’ın malum futbolcularına muz sallanıyordu. Videoyu Fenerli bir spor yazarı arkadaşıma ilettim, bütün gün “Drogba ve Eboue’ye giydiriyordun. Bu videoyu gazeteci olarak senin çıkarman lazımdı ama neyse al buyur gerçekler görev sende” dedim. Fanatizmi ağır bastı ırkçılığa karşı gerçekleri yazmak ve twitter’da giydirdiği futbolcularla takımdan özür dilemek yerine benle ilşiğini kesti twitter üzerinden. Videoyu izlemeden önce bana “madem öyle birşey var bu kadar kameraman foto muhabiri niye çekmemiş bunu?” demişti. Sorunun cevabı da bu olayda gizli aslında.

Galatasaraylı baba Beşiktaşlı oğlu

 

 

 

 

 

 

 

 

Arena’daki Beşiktaş maçında yan yana maç izleyen Galatasaray’lı bir babayla Beşiktaş’lı küçük oğlunun resmi vardı ortalıkta dolanan. Bütün arkadaşlarım ki bunlar üniversite mezunu eğitim olarak toplum üst seviyelerinde olan kişiler konu renklere gelince gözü dönüp “böyle şey mi olur, bu nasıl iş” dediklerinde onlara “ne var yani efendi gibi maçını izlemiş gitmiş çocuk” diye savunmuştum. Fenerbahçeli bir babanın Galatasaraylı oğluyum, o yüzden iyi bilirim o farklı renkteki baba oğulun beraber maç izleme hikaye ve heyecanlarını. Çocuk tutturur maça gitmeye baba binbir sıkıntıyı göze alır tutar oğlunun elinden gider maça. Ama işte bunu anlamak zor geliyor baba oğul aynı takımlı olanlara. Yine de renklerden doğan tahammülsüzlüktür tüm bu yaşadığımız… Bu da ırkçılığa girse ya, ha ten rengi için insan olarak görmemişsin karşındakini ha forma renginden. Taraftarlıktan önce insan olsak ya…

Eh işte geldiğimiz nokta budur… Okumuşu eli kalem tutanı bunu yapar, teknik direktörü onu yapar, kaptanı şunu yapar, başkanı ötekini yaparsa; cahili de gider caniliğini yapar. O yüzden bu kanı hepimiz döktük…

Bu arada yasalar çıkarmakla olmaz spordan şiddeti atıp bu işin temaşa olduğunu anlatmak. Eylem gerekir… Hatta hedef gösteriyorum ilk işiniz isimleri Kill for you, die 4 you olup logosunda “Anarşi” işareti olan tribün gruplarına bu güzel isim ve logoları için yaptırımda bulunmaktır.

Sezen’in dediği gibi “masum değiliz hiçbirimiz”…

Categories: Sportif mavralar | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Bağdat Caddesi’nin “Emek” Katili

Olay zamanı: Perşembe gecesi

Olay yeri: İstanbul’un hatta Türkiye’nin gelir seviyesi ve öğretim (eğitim değil yalnız, sadece öğretim) düzeyi en yüksek kesiminin yaşadığı Bağdat Caddesi.

Olay kahramanları: Ben ve yolda yürürken kulak misafiri olduğum orta yaşlı bir çift.

Saat gece 9.30 civarında “spining” adı verilen yaparken canıma eziyet edip sonrasında garip bir mutluluk veren işkenceyi kendime yapmış bir şekilde spor salonundan çıkmıştım. Akılda biten kitabımın yerine yeni bir kitap almak vardı. Hedef en yakındaki kitapçıydı. Kitap alındıktan sonraki planda da evde kitap okuyup yüzümdeki meşhur vitiligo lekeleri için doktorun yazdığı anasonlu, kuşburnulu, garip koku ve tattaki bitki çayını içerek dinlenmek vardı.

Tam ben aklımdan bunları geçirirken önümdeki marka kıyafetleriyle oldukça şık, orta yaşlı bir çiftin yanından geçmek üzereydim. Kadın, eşinin koluna girmiş yavaş yavaş yürüyorlardı. Buraya kadar herşey güzeldi, ama tam yanlarından geçerken duyduklarım bütün devreleri attırmıştı. Adam, kadına şöyle diyordu; “Bu Taksim’deki sinema var ya adı Emek mi ne? Onun yıkılması olayına da ne çok yaygara yaptılar öyle. Hayır eski püskü bir sinema ve üstelik tek salonu var. Cadde’deki bile sinemalar ondan daha güzel. Yıkıp yerine alış veriş merkezi yapılabilir diyorlar. Ne güzel olmaz mı öyle, içine de modern de bir sinema yapı…”

Emek Sineması

 

 

 

 

 

 

 

En son “yapılır” diyecekti sanırım ama çiftin bir kaç adım ilerisindeyken, arkamı dönüp adama nasıl baktıysam adam sözünü yarım bıraktı. Ben de hala “Sen ne anlarsın sinemadan, tarihten, yaşanmışlıklardan, genel kültürden, eğitimden. Sorsam senede okuduğun kitap maksimum iki, gittiğin film maksimum beş, gittiğin tiyatro yok. Büyük ihtimalle de parayla diploma satışı yapan okullarda kendine “üniversite mezunu” ünvanı kazandırmış, karılarla kızlarla altında Alaman malı spor arabasıyla gezmeyi marifet sanan, muhtemelen Emek’te hiç film izlememiş ama İstanbul’un tüm gece kulüplerinin telefonu cep telefonunda kayıtlı bir çocuğun babası olarak bu konuda konuşmasan topluma çok büyük iyiliğin olur. diyemedim ya lan!” diye gezinmeme sebep olacak şekilde önüme dönüp yoluma devam ettim.

“Emek yıkılsın” diyen de,  “Emek’in yıkılmasına ne kadar fazla yaygara kopardılar” diyen de, iş yerlerinde parayı çuvalıyla götürürken çalışanlarının verdiği “Emek” karşılığı çuvaldan çıkan bir desteyi onlara verme “zahmetinde bulunup” kalanını kendine ayıran da aynı insandır. Bugün katlinin fermanını kendince imzaladığı “Emek” adında her köşesinde tarih, yaşanmışlık, sanat ve kültür kokan bir sinemayken; yarın bir çalışanın “Emek” adındaki alın teriyle bezeli çabasının fermanını imzalayacaktır.

İnşaat işçileri

 

 

 

 

 

 

Ama suçlamamak lazım onu. Başkalarının hayatlarının içine girmemiştir. “Vakit yoktur” onun hayatında sinema, tiyatro veya kitap aracılığıyla bunu yapmak için. Bildiği tek hayat sadece kendi hayatıdır. Böyle olunca da kolaydır “Emek” katili olmak…

Asıl ürkütücü ve üzücü olansa sinemadan, tiyatrodan, klasik müzikten, sergiden, baleden, operadan bir haber olan kariyer ve para hırsı dolu insanların fazlalaşmasından ötürü bu katillerin de sayısının artma potansiyelinin oldukça yüksek olması.

Categories: Lakırdı masası | Etiketler: , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Dilsiz Arkadaşlar

Saat karşı 6.30 sularıydı. Mert derin uykusundayken bilinçaltı onu almış kilometrelerce uzakta bir bisikletin üzerine bindirmişti. Tanıdık gelmişti o bisiklet birden, biraz daha dikkatle bakınca anladı yıllarca kendisine yoldaşlık eden mavi bisikletiydi bu. Yıllar var görmemişti onu. Derken bisikletten kafasını kaldırıp etrafa bakındı, ve bulunduğu yer de tanıdık gelmişti. Otuz küsur yıllık hayatının yaklaşık 20 yılına şahitlik eden kocaman bahçeli, çift katlı müstakil evlerinin olduğu semtteydi.

Tam bu sırada o ev belirdi bilinçaltının sinema perdesinde. Bisikletten atladı, evin bahçesini çevreleyen duvardan bahçeyi gözetlemeye başladı. Çocukken kardeşiyle futbol oynarken kale yaptığı erik ağaçları yerli yerindeydi. Dedesinin her sabah kontrol edip, açılmışı varsa keserek büyükannesine götürdüğü mis kokan (aynı zamanda da dikenleri yüzünden top katili ilan edip hiç sevmediği) güller de yerlerinde duruyordu, tıpkı annesinin her yemekten önce topladığı acı biberleri büyüten fideler gibi. Sadece kenarlara dikilmiş lale ve zambakları hatırlamıyordu.

Erik Ağacı

Bahçeden de ötesini görmek istedi birden, belki içeride tanıdık birilerini görebilirim diyordu. Hala evi kendilerinin sanıyordu belki de bilinçaltı denen rüyalar sineması yönetmeni. Acı gerçek çok geçmeden ortaya çıktı, ne garajda duran arabayı ne de evin içinde gezinen insanları tanıyordu. Aniden üzüntü ve sinirin birbirine karıştığı bir duyguyla uzaklaşmak istedi evin etrafından. Tam bu sırada arkasında bir silüet belirdi, bu çocukluğunda çok sevip çok şey öğrettiği ama şimdilerde yüzünü bile görmekten iğrendiği yan komşularının küçük oğlunun 5-6 yaşlarındaki haliydi. “Çok özür dilerim…” diye tam söze girmişti ki çocuk, Mert uyandı uykusundan.

Yüzünde mutsuz bir ifade vardı. Güneşli ve cıvıl cıvıl bir hava vardı dışarıda ama gördüğü rüya onun bütün ruhunu etkilemişti. Önce “Acaba ne diyecekti bu piç kurusu, tam da özür dileyerek başlamıştı söze” diye düşünmeye başladı. Sonra “aman ya siktir et! iki yüzlü yine sana kendini affettirip sonra bir başka kazığıyla senin hayatını zindan edecek. Genleri bozuk piçin” dedi kendi kendine.

Birden düşünmeye başladı. O piç yerine ev, ağaçlar, bisiklet konuşsa neler konuşurlardı ki? Birden düşünmeye başladı orada geçirdiği 20’ye yakın yılı.

Bahçedeki ağaçlar ve çimlerdi şahitlik eden onun genlerindeki futbol hastalığına. Az tepelememişti o çimleri topun peşinde ve az da dövmemişti ağaçları şutlarıyla. Hep gizli gizli güllerin dallarını kırar bahçeden dışarı atardı. Nefret ederdi güllerden çocukken, çünkü bütün toplarını o namussuz dikenleri patlatırdı. O biber fideleri de küfür ettiğinde karşısına çıkmıştı ceza olarak. Annesi diline acı biber sürülen Mert’in küfür etmeyeceğine inanıyordu, ama nafileydi o acılar. Koca itin yaşına gelip hala çok küfreden oğlu da bunun en iyi kanıtıydı. Belki de o acı biberlere inat küfür eder olmuştu, kim bilir…

Boyundan büyük işlere kalkışma alışkanlığını da küçüklüğünden kazanmıştı. Dedesi ona 8-9 yaşında yarış bisikleti hediye etmişti. Mert kendinden büyük bu bisikleti kullanma hevesiyle yıllarca eve dizi yara bere içinde döndü. Hala da yakından bakanlar görebilir bu yaraları. Tabi bisikletiyle tek anısı görünen yaralardan ibaret değil. 15 yaşındayken tanıştığı hayatının ilk aşkıyla buluşmalara giderken o çabuk geçmesi gereken yolda tüm hızıyla giden de; kavuşan aşıklar bir yerlere oturup cilveleşirken, muhabbet ederken veya kavga ederken onları bir iki metre ötelerinde izleyen de aynı bisikletti. Tabi ilk milli olduğunda da su deposunun altında, bir genç kızın içinde gidip gelirken onu dikizleyen de o mavi iki tekerlekliydi. Sonra birden aklına “kadınları” geldi. Aşık olduğu, seviştiği, flörtleştiği, umursamadığı, umursanmadığı, platonik aşık olduğu… Hepsi nerede ve ne yapıyordu ki şu anda?

Mavi bisiklet

İlk rakısını o evin bahçesinde içmişti, yani en sevdiği can yoldaşını orada tanımıştı. O günden sonra derdinde, sevincinde, öfkesinde, hayal kırıklığında, aşık olduğunda, yalnız kaldığında; neredeyse her ruh halinde yanı başında olup gözünün içine baktı beyaz saflığıyla. İlk kez aşık olup heyecandan uyuyamadığında bu evdeki odasındaydı, ergenlik günlerinde saatlerce sevgilisiyle telefonda konuşurken de şahidi aynı odaydı. Yaşlandıkça daha da sevmeye başladığı, ancak çocukken nefret ettiği öğle uykularına da burada alışmıştı. Evin üst katında küçük duvarlarında futbolcu resimleri dolu bir odaydı, kardeşiyle paylaşırdı bu odayı. Her gece uyumadan önce fısır fısır günün dedikodusunu yaparlardı. Ne çok laf dinlemişti o odadaki posterler… İlk kez hayalinde hoşlandığı bir kadını canlandırıp kendini tatmin ettiği saniyelerin şahidi de bu evin banyosuydu. Üniversiteye kabul haberini alıp sevinçten havalara uçtuğunu da o evin duvarları görmüştü, evden ayrılıp kilometrelerce uzağa giderken ki duygularının karmaşasını da o evin duvarları hissetmişti, büyükannesi ve dedesi öldüğünde gözünden akan yaşları da o evin duvarları silmişti.

Bundan 5-6 sene önceydi, büyükannesi ve dedesinin peş peşe ölümlerinden sonra babası koymuştu bu evdeki hayatlarına son noktayı bir bayram günü akşam yemeğinde şu sözlerle koymuştu; “Her yerde onları hissediyorum, onları görüyorum. Daha fazla üzülmemek için tebdil-i mekanda ferahlık vardır diyerek bu evi satıp başka bir eve taşınıyoruz.” Ev 2 ay içerisinde satılmıştı, bisikleti de annesinin “Yıllardır kimse binmiyor. Boş yere ne kendimize yük edelim, o da kalsın burada” sözleriyle Mert’ten habersiz yeni sahibinin olmuştu.

İki katlı koca bahçeli ev, şimdiyse Mert’in rüyasına girip ona geçmişi hatırlatmıştı. Belki de ona “Ne vefasız çıktın lan! Gel de yüzünü görelim özledik seni!” demek istemişti dilsiz arkadaşları…

Categories: Kalfadan öyküler | Yorum bırakın

Sokak çalgıcısı ve dilenci çocuk

Bir cumartesi sabahıydı, havanın insanın içini ısıtıp baharın insana göz kırparak enerji verdiği. Sabah uyanmıştı. Her güzel havada sokak sokak gezip şarkılar çalarken, etraftan melodileri beğenenlerin gönlünden kopanları toplayan sevgilisi yanında yatıyordu. Bir gün önce aldıkları haberle tüm hayatları değişmişti belki de. Yıllarca her anı paylaştığı sevgilisine kanser teşhisi koyulmuştu. Doktor “ilk etapta göğüsleri alacağız, umarız böyle bu illetten kurtulacak. Ameliyat salı günü” demişti ikisinin de yüzüne bakarak.

Doktor çıkışında sevgilisinin ağzından dökülenler; “artık beğenilecek bir halim kalmayacak. Seni hayatımda kalmaya zorlayamam. İstediğin kişinin olabilirsin artık, özgürsün” olmuştu. Gözleri dolmuştu bu sözleri duyunca, kurşun gibi de işlemişti içine. Böyle biri miydi, yanındaki zor durumda olunca gidecek gibi mi görünüyordu, sevgilisini hasta diye terkedip ona sırt dönecek kadar insanlıktan çıkmış mıydı?  “Hayır! gitmiyorum bir yere, bir daha da duymayayım” dedi ve tuttu kızın elinden evi doğru yol aldılar. Eve yaklaşırken durdu, matem havasına gerek yoktu, artık olan olmuştu. Zaman her hastalığı yenen morali yüksekte tutma zamanıydı. Daldı balık pazarına kolunda sevgilisyle. Biraz balık, biraz salata malzemesi ve bir de aslan sütü şişesini kaptılar, eve girmeden.

Bütün gece radyoda sevdikleri şarkılar, içtiler, söylediler, ağladılar, güldüler, sarıldılar. Arkasından son bir kaç haklarının kaldığı işi yaptılar. Salı gününden sonra istesede dokunamayacaktı, sevgilisi de istese bile dudaklarını hissedemeyecekti orada.

Şimdi artık hava güzelken biraz kazanma zamanıydı, sevgilisine bir öpücük kondurdu. Kız gözünü açınca, ondan en sevdiği yemeği hazırlamasını istedi akşam için. Sonra da “bugün ben tek çıkayım işe, çok kalmam gelirim. Sen de yemeği hazırla yine felekten bir gece yaşayalım baş başa. Belki sonra aklımıza eserse deniz kenarına atarız kendimizi kucağımızda it öldürenlerle” dedi. Kız gönülsüz de olsa razı geldi evde kalmaya. Zaten hali de yoktu rakı çarpmıştı biraz.

Sokak çalgıcısı

Çıktı yola, kodamanların oturduğu semtte dolaşıyordu sokak sokak.  Herkes balkonunda şen kahkahalarını atıp kahvaltısını yapıyor, kahvesini yudumluyordu. Bazıları duyduğu melodiye doğru kafasını uzatıyordu. Aradan birkaç tanesi de; “Akordeoncu, şu bizim şarkıyı bir çal” diyordu. Çocuk içinde binbir düşünce, yüzünde tiyatroculara has içini göstermeyen gülümsemeyle  şarkıyı çalıp bahşişini topluyordu. İkinci ya da üçüncü sokaktı bir dilenci çocuk çıktı karşısına, ayak yalın, kolda faça izleri, elinde bir kuru ekmekle.

“Ne o abi, kız yok mu artık yanında?” dedi çocuk. Tanıyordu bizimkini belli ki ama çocuk yabancıydı, “yok da sen nereden biliyorsun bizi?” dedi. Dilenci güldü “sizi hep görüyordum, siz beni görmemişsiniz. Sen çalıyorsun, o paraları alıyor. Niye yok bugün, küstünüz mü” diye sordu. “Hasta bugün” dedi geçiştirdi detaya da gerek yoktu zaten. O zaman dilenci çocuk “hımm ben toplayayım bugün paranı” diyerek takıldı peşine.

Böyle birkaç saat dolaştılar, dilencin mi kısmeti açıktı yoksa bugün şans akordeon tutan ellere para olarak mı gülmüştü bilinmez ama o güne kadarki en yüksek hasılatı toplamıştı. Derken bir evden bir genç seslendi, arkasından bir genç kız kafasını uzattı. Sevgiliydiler istedikleri şarkı biraz can yaktı, bizimkine ilk aşkını hatırlattı. Hani ayrıldıklarından kısa bir süre sonra evlenen ve Salı günü ameliyat olacak ikinci aşkıyla tanışmadan önceki sene kendisine yıllar sonra bir mesaj atıp “Duydum hala hayatında kimse yokmuş, Hıdırellez’de senin için de hakettiğin gibi iyi bir sevgili diledim. Dün denize attım. Söylemek istedim sadece” diyen.

Ne garipti hayat! Hayatına giren ikinci sevgilisi Salı günü iki göğsünü birden kaybedecekti, kurtulamayacağı bir illetin kucağındaydı belki de. Onu evde bırakıp biraz para kazanmaya çıktığında karşısına çıkan bir çift ondan ilk aşkının şarkısını istemişti. Tüm bu gel gitler içinde eve döndüğünde çocuklar gibi mutlu olması lazımdı, çünkü sevgilisinin en önemli tedavisi moraldi artık. Derken bir ses duydu “abi daldın gittin yürü şarkı bitti parayı aldık, ilerleyelim!”

Sokak Çocuğu

Uyanmıştı dilenci çocuğun sesiyle. “Yok” dedi. “Yeter bugünlük eve geri dönmem lazım. Al bu da senin payın” diyerek paranın bir kısmını dilenci çocuğa uzattı. Çocuk durdu, gözünün içine doğru bakarak eliyle cebinden birkaç demirlik daha çıkarıp aldığı paranın üzerine koyup hepsini yere bıraktı. Sonra da “Belli ki çok hasta yanındaki kız, sen söylemesen de gözlerin ve  bu çaldığın şey söylüyor herşeyi. Benim işim sokaklarda gezen insanlarla. Artık bir bakışta anlar oldum kim ne düşünür. İstemem bugün senden para, cebimdeki de senin olsun. Kimse yanıma yaklaşmaz, korkup uzaklaşırken sen bana dost oldun. Seninki iyileşince ödersin, yoksa da sana hediyem olsun” dedi ve koşarak oradan uzaklaştı.

Eğildi bizimki parayı yerden almaya, taşımadı ayakları ve çöktü olduğu yere ağlamaya başladı. Büyük hayallerle gelmişti taşı toprağı altın şehre. Üniversite okuyup güzel maaşlı iş bulacaktı, ama olmadı. Önce hocaları taktı ona siyasi görüşü yüzünden, sonra da şirketler. Sonunda isyan etti hepsine. Yazdı, çizdi, çaldı, söyledi az kazandı öz kazandı. Arkadaşları bir bir yükselirken “kariyer” adlı yolda, maaşlarına sürekli zamlar alıp, arabalarla yanından geçerken tanımıyorlardı sokakta çalan arkadaşlarını. Oysa onlardan isteyecek bir şeyi yoktu, gününü geçirecek kadar parası ve sevgilisiyle mutlu güzel hayatı vardı. Hatta çok yemekler, rakılar, şaraplar ısmarlamıştı bu fiyakalı profesyoneller vaktiyle. Hem de şimdi gördüklerinde belki de utanıp tanımadıkları sokak çalgıcısı olarak.

Yüreği, o konuşmasa da her şeyi anlatabiliyordu. İnsan dediğin gününe, parasına, fiyakasına göre etrafındakileri seçerken hala arada tek tük de olsa birileri çıkıp bunlar dışındakilere de değer verebiliyordu. Anlaşılan çocuğun kolları façalı, yüreği kariyerliydi…

Categories: Kalfadan öyküler | Etiketler: , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Avcı’nın tüfeği kuşun atmazsa

Artık milli maç heyecanının ortadan kaybolduğu toplumlarda yaşıyoruz. Futbol hastaları bu milli maç aralarında baygınlık geçirirken, “bir an evvel lig başlasa” diye sayıklıyorlar. Türkiye’de milli maçlara takımlarının formalarıyla giden ve sinirlenince ligdeki rakiplerinin futbolcularını protesto eden “taraftar kültürü” tartışılıyor. İngiltere’deyse milyonluk kramponlar San Marino’yla maç yapmak zorunda mı konusu gündemde yer alıyor.

Bu atmosfer altında, dün geceki maç yaklaştı. Maç öncesi pek çok kişi belki “biz bu Romanya’yı yeneriz” fikrindeydi hatta iddaa bile verdiği 1.50’lerdeki oranla bunu kanıtlar cinsteydi. Benim içimdeyse hep bir şüphe vardı ki, keşke olmasaydı o şüphe. Kadroyu görünce “bu nasıl kadro evimizdeki Romanya maçında Hamit, Emre ve Mehmet Topal üçlüsünden bir orta saha olur mu” diye geçti içimden. Bu üçlüdeki en büyük korkumsa limitli yaratıcılıktı, hatta Mehmet Topal’da hiç olmayan. Buna ek olarak bir de tek santrofor inadı vardı, yedekte de maça dahil edilebilecek tek forvet vardı. Abdullah Avcı, sanırım takımını İBB’deki kontraların ve rakibe pozisyon vermemenin tek amaç olduğu 3 büyükler maçlarına çıkıyor sanıyordu. Belki de rakibin forma renkleri bu etkiyi yapmıştı.

Avcı’nın bu mantığını deplasmandaki Hollanda maçında haklı bulmuştum, o kadar Selçuk tartışmalarına rağmen. O maçta da golü yedikten sonra gerekli aksiyonu almasını bekledim, ama olmadı. Sonrasında Estonya’nın yalancı baharı ve derken Rumen’in ağır tokadı. Sonunda da liderlikte rakip gördüğümüz Hollanda’dan ve ikincilik savaşındaki rakibimiz Romanya’dan 6’şar puan farkı yedik oturduk yerimize üç maçta.

Dünkü maçta Avcı’nın galibiyet için tasarladığı tüfek kurşun atmayı bilmeyen cinstendi. Topa hakim ama rakipten daha az tehlike yaratabiliyor. Klasik türk takımları gibiydi. Avcı, “al abi top senin, gel ben bekliyorum. Ama açık verdin mi yakarım!” diyen rakibe bir çözüm bulamadı.  61’de forvet çiftlendi, arkasından da 80’de Nuri hamlesi geldi ama hep mantık hatasıyla. 61’de forvet çiftlenirken Nuri hamlesi gelse belki bir çözüm olurdu, ama tabi Emre yerine değil Topal yerine.

Hep kısır bir orta sahayla kaldık, aman pozisyon vermeyelim korkusuyla. Devre arasında keşke birisi hocayı dürterek “Hocam 1-0 yeniğiz pozisyon vermemesi mi kaldı” deseydi. Abdullah Avcı’nın hayali Hollanda deplasmanında işe yarardı belki ama olmadı, belki öne geçtiğimiz maçlarda da işe yarayabilir ama galibiyetin şart olduğu maçlarda asla.

Bir de birisi lütfen Türk hocalara tek santrafor, ön libero ve defans yapma takıntılarından vazgeçmeleri yönünde beyinlerini yıkasın. Aykut’u böyle, Şenol Güneş’i böyle, Abdullah Avcı’sı böyle. Tribündeyse kurdeşen döken taraftarları… Golcünüz leblebi gibi atar veya pozisyon üretme uzmanı olur anlarız, kanatlarınız ve orta sahanızın ortası her kilidi açabilecek yaratıcılıkta olur yine anlarız, defansınızın pozisyon almayı çok iyi bilir ve oyuncularınızın sinirleri savunma sanatına uygun dayanıklılıkta olur yine anlarız. Ama bunlardan hiç birisi yokken, lütfen biz maç izleyenlere veya galibiyet bekleyenlere de yazık…

Brezilya’ya yine seyirci olarak gideceğiz gibi görünüyor, tabi durumlar değişip Avcı silahını yenilemezse veya bir mucize olmazsa…

Categories: Sportif mavralar | Etiketler: , , , , , , , , | Yorum bırakın

Günün biri mi, bir gün mü?

İnsanların hep unutamadıkları anlar vardır. Bunlar öyle zamanlardır ki üzerinden kaç ömür geçerse geçsin hep izini hayatlara sürer, sadece sizi etkiler sanmayın pek çok kişiyi aynı anda etkiler.  Bunlar baştan beri vardır aslında adı “kader”, “kısmet”, “karma” veya türlü türlü isimlerle tanıtılmış hayat yollarında. Kimisi “günün biri” kimisiyse “bir gün” olarak tanımlanır, planlanır gelecek takvimlerine yerleşir hayatların.

Yaşanacakları “günün biri” veya “günlerden bir gün” yapan da bizlerizdir. Hep hayaller kurarız, bazı şeyleri elde etmek yaşamak isteriz. Yatağa yattığımızda tavanı, vapura bindiğimizde uzakları, uçaktayken gökyüzünü ve bazen de baktığımız boş duvarları birer sinema perdesine çevirir bakar dalarız oraya.  Hayallerimizin Woddy Allen’ı olur, o sahneleri oynatırız. Sonunda da ya “günün biri” veya “bir gün” olarak bu hayale bir gerçekleşme zamanı verilir.

“Günün biri” demek biraz üşengeç ve teslimiyetli insanoğlunun işidir. Sevmez önünde uğrunda mesai verecek bir meşgale olsun, salına salına yaşamaya devam etmek ister.   “günün birinde umarım bunu yaparım, yaşarım, ederim, eylerim” der geçer. Olursa “şanstır, tesadüfen hayalim gerçek oldudur”, olmazsa “kısmet değildir”.

“Bir gün” demekse biraz cesur bir Don Kişot’un işidir “bir gün bu rüya gerçekleşecek” der ve atar ölmeden oldurulacak işler listesine. Bundan sonra da bütün adımları bunu yaşamak için atmak ister.

İki karakterin yaşamları da ciddi fark barındırır. Birisi isteyip yaşamadıklarını çoktan unutmuşken öbürü isteyip yaşayamadıklarının peşinde koşmaktan yorulmuş avare olmuş, belki hayatın kendine sunduğu farklı şansları ıskalamıştır. Bir de tabi iki karakterin gerçekleştirdiklerinin verdiği haz farkı vardır. “Günün biri” diyen hayatın ona göre “tesadüfen” kendisine sunduğu hayalini yaşamış bitirmiştir. “Bir gün” diyense isteyip çabalayarak elde ettiği hayalini muzaffer bir komutan edasıyla yaşamayı sürdürür.

Yol ayrımındaki karar

Peki yol ayrımında hangi karakter tercih edilesidir; hayali kurup önüne çıkarsa yaşamak, kaçanlar için üzülmeyecek şekilde onları unutmak mı? Yoksa hayali kurup peşinden koşarken ya hayali yakalamak ya da yolunu kaybedip çöllerde avare olmak mı?

Kaçınız hayalindeki işin peşinde koştu, kaçınız hoşlandığınız bir kız için gurur falan dinlemedi, kaçınız fikirleri uğruna ölümü göze aldı ya da kaçınız hayallerini kurduğu bir şeyi almak için türlü taklalar attı bilemiyorum ama bunları yapanlar hep tarihte ya büyük işler ve aşklar yaşamış isimler oldular. Bunlar da “günün birinde” deseydi ne bugün elinizdeki Elma’lı teknolojiler ne Romeo ile Juliet ne de Türkiye Cumhuriyeti olurdu.

Ya peki tüm çabaya rağmen o hayalleri gerçekleştiremeyenler derseniz; onlar da nesilden nesile anlatılan efsane olmuş karakterler oldular. Tıpkı Leyla ile Mecnun gibi, tıpkı 41 yıl önce bugün idamı onanan üç fidan gibi…

Categories: Lakırdı masası | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Jan Dark ve Demir Leydi, ‘modern’ Türkiye’ye karşı

Twitter’ı mikro günlük olarak kullanıp başından geçenlerden ya da okuduğu filmlerde izlediği kitaplarda karşısına çıkan güzel sözlerden oluşan 140 karakterler zırvalayan birisi olarak son dönemde burada paylaştığım ve genelde üzerine en çok düşündüğüm iki sözü bu boş tatil günlerimde buluşturasım geldi.  Üzerine de biraz karalayasım, lakırdı yapasım…

 

Aslında günün sonunda aynı yola çıkan iki söz bunlar… Birisi Can Yayınları’nın 5 TL’lik D&R özel kampanyasından topladığım Fuentes kitaplarından Diana‘da okuduğum “Modern zamanda İnsanlar, Jan Dark gibi doğrularını yaşamak istese de çabuk ölmekten korkup düzene uyup uzun ömürlü kişiliksizler oluyor…” sözü. Diğeriyse uyku tutmayan bir gece sabah 4’te izlediğim Demir Leydi‘de karşıma çıkan “Asla sürüye uyma her zaman kendi yoluna git…” öğüdü.

Tarihi yazan yöntem

İki farlı yerde, iki farklı tarihi karakter, iki farklı imza ve tüm bunların arkasındaki ortak neden… “Kemikleşmiş şekilde herkesin takip ettiği rotadan değil, kendi içinden gelen ve senin olmuş yoldan ilerlemek…”

Jan Dark (Öz Fransızca yazımı Jeanne d’Arc), 15. yüzyılda geçirdiği 19 yıl yaşadığı kısacık ömrüyle adını tarihe geçirmiş bir azize; erkek kılığına girip savaş veren ve sonunda sıradışı tarzıyla İngilizlere esir düşüp kafir olduğu gerekçesiyle yakılarak öldürülen bir zat-ı muhterem. Her kadın gibi cephe gerisinde kalsa veya cepheye o dönem kadınının alışılmış haliyle katılsa belki de 19 seneyle sınırlı bir ömrü olmayan, esir düşüp yanarak ölmeyecek ama o zaman asla tarihe geçen ve hakkında en çok şey bilinen tarihi karakterlerden biri olamayacaktı.

Bir diğer taraftaysa İngiliz’lerin meşhur Margaret Thatcher’ı. İngiltere tarihinin tek kadın başbakanı olarak en uzun süre o koltukta oturan kişiyi meydana getiren yegane fikirdi belki de sürüden kopup kendi rotasını çizmesi. Tabi sadece bir rota çizmek de yetmez bunun sonuna hedef yerleştirip o noktaya ulaşmak için çalışmak ve fırsatları kovalamak da lazım.

‘Modern’ Türkiye

Şimdilerde ister ‘beyaz’ Türkler’ olsun isterse de ‘kara’ Türkler’ olsun eğer tıp, eczacılık veya benzeri bitirince başka bölüme atlaması zor olmasına karşın ucunda bol para görünen bir bölüme girmemişse rotalar hep paralel gidiyor.  Ya bir mühendislik yada bir işletmeye kapak atılıyor sonra da oradan ver elini özel sektör. Eh şimdi bu kabaca çizilmiş haritada ilerleyen paralel rotaların 3 modeline bakmalı;

Model – 1, Üniversite mezunu dipten zirveyi planlayanlar: uluslararası bir şirketin satış, pazarlama vs. departmanlarındaki ‘challenge’ dolu ‘experience’ günleri. Buralardaki insanların yaşamları da hep paraleldir;

– Oflaya poflaya da olsa “şirketin adı yeter” mantığıyla sevilmese de işe gidilir.

– Çalışıyormuş imajı çizilmeye çok özenle dikkat edilir. Buna bağlı olarak sabah erken, gece yarısı vs. gibi abidik gubidik zamanlarda mail atmak ve şirketin online sistemine girmek olmazsa olmazdır.

– Müdür mesaiye kalınacak denirse kalınır, cumartesi pazar çalış denirse çalışılır. İçten küfredilir ama sonra hayal aleminden bir ses “diyemedin ya la?!” diye dalga geçer o iç sese bile laf edilemez boyun eğilir.

– Suratı sivilceler basar, stresten bilimum hastalıklar baş gösterir.

– Bunun yanısıra İngilizce ‘know how’ yeri geldiğince gösterilip havalar atılmalı. Fırsatı gelince de “O kadar İngilizce okuduk ki yerine başka kelime kullanmak aklıma gelmiyor” savunması gelir bu kişilerden. Oysa işin özü okumadığı kitaplarda, orta okulun biraz üzerine çıkmış Türkçe kelime dağarcığındadır.

– Ucundan gördüğü konuda uzman kesilmek de bunların en önemli özelliğidir.

– Evlilik ve aşk hayatı derseniz, atın çöpe bu kişilerin büyük hedefleri vardır… Sanki emekli olunca kendilerine kariyerleri yoldaş olacak sanırlar. Depresyona girme korkusundan istifa da edemezler tabi.

– Şirket içi entrikalar, arkadan kuyu kazmalar ve dedikodular da bu grubun en olmazsa olmaz yeteneğidir.

Model – 2, Üniversiteden direk zirveyi isteyenler: Bunlar da okul bitince 2-3 bin TL maaş ile çalışmayı hor görüp direk bir şirkette CEO olma hayaliyle okuyup mezun olurlar üniversitede.  Bu hayallerini gerçekleştirme yolundaysa ‘güzellik’ ve ‘zeka’  durumlarına güvenirler… (Bu hayal ürünü veya hikaye değil bizzat şahit olunmuş bir hikayeden buraya gelmiştir :) )

Model – 3, Baba holding üyeleri: Bu grup üniversiteyi hep “ya benim iş garanti, bitince babamın yanına dönüp çalışacağım. Başka şirkette çalış çalış nereye kadar” zihniyetiyle okurlar. Genellikle kendilerini geliştirmekten uzak kalma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Model – 2’deki kişilerin de özel hayatlarında beraber olmayı düşündükleri hedefler arasında yer alırlar. Model-1’dekilerin de genelde kıskandığı veya uyuz olduğu tipler genelde bu grupta olurlar.

Farklı rota? Farklı hedef?

Fark edileceği gibi kimse döneminin Demir Leydi’si olup farklı bir rotada yaşamak istemiyor, herkesin hedefi kapitalist patron sisteminin en iyi kölesi olmak.

Yine görüldüğü üzere kimse Jan Dark olup kendisi olmayı ve düzene kendi benliğiyle karşı koymayı da düşünmez, kısa süre yaşayıp belki de nesillere kalacak bir iz bırakmak yerine uzun süre yaşayıp sıradan karakterler olmayı tercih ederler. Bu nedenlerle;

– Bu kadar sözde mühendisi olmasına rağmen pek çok sanayide kendi ürünlerini üretemeyen,

– Mimarisi laz müteahitlerin eline bakan,

– Sürekli olarak pazarlama uzmanı, satış direktörü, CFO, CEO gibi koltuklara adam yetiştirirken tarihçi, politika uzmanı, sosyolog ve siyaset bilimcisi yetiştiremeyip televizyonlardaki ilgili tartışma programlarında hep aynı yüzleri görmek zorunda kalan,

– Oyların patatese soğana satıldığı, yıllardır gerçek bir muhalefet partisine hasret kalan,

– Dünyaca ünlü bir ressam veya diğer görsel sanatlarda başarılı sanatçılar yetiştiremeyen,

– Hiç bir zaman Oscar alamayan, o final gecesine “bir Türk filmi ödül alabilir mi?” heyecanıyla bile giremeyen,

– Dünya’ya mal olmuş yazarlarına ve müzisyenlerine sırt çeviren,

– Şike yapan yöneticisini omuzlara alan, yenilgiyi hazmedemeyen, olimpiyatlarda altın madalya alır heyecanı duyulan bir sporcu (kadın voleybol ve basketbol takımları hariç…) yetiştiremeyen,

– Sosyal medyayı en çok kullanan ülkelerden birisi olarak kendisi bu alanlarda bir gelişim yapıp bunu dünyaya mal edemeyen bir ülke olur öyle de nesiller devam ederiz…

Categories: Lakırdı masası | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Transfer taklaları ve yönetim parandeleri

Uzun süre konuşmadıktan sonra ilk geri dönüşü futbolla yapmak da benden en beklenen son olsa gerek. Hele de bolca transfer gündemli ve yönetim eğlenceli bu dönemde.

Cim Bom’un transferleri ve soru işaretli Amrabat

Yazıya ilk gönül verilen renklerle başlayalım. Şimdiye kadar gidişat fena değil. İlk adımlar olan Umut ve Dany transferleri, pek çok kişinin burun kıvırmasına rağmen beni gayet mutlu eden hamlelerdi. İki adam da geçen sezon hiç yerleri doldurulamayan Ujfalusi ve Elmander’e güzel alternatifler olarak duruyor. Hatta ben onlardan bolca ilk 11 performansı da bekliyorum. Hamit ve Burak transferleri de taraftarın beklediği isimler oldu, golcü ve sağ kanat sorunu yaşanan sezonun ardından. Tabi bunlar, Fenerbahçe’nin transferlerine karşı ayaklanmaya çalışan transfer bağımlısı taraftarı da ciddi şekilde susturdu. Bu arada hazır Burak demişken, transfer sonrası “Galatasaray ile dostluğumuz bitmiştir” diyen Sadri Şener’in bir hafta önce Galatasaray 6,5 Milyon € verip Burak’ı alsa bozulmadan kalacak dostluk anlayışı da ciddi soru işareti. Oyuncuya doğru sözleşme yapamayan yönetimin taraftarı rakip üzerine kışkırtması da tam Türk takımlarına yakışır zaten…

Gelelim sezonun en çok bonservis bedeli ödenen ve Hurma’lı olaylı transferi Amrabat’a… Bu arkadaş açık alanda oldukça iyi, kıvarklığı çalımları tamam ama peki ya Galatasaray’a uygunluğu? Kaç takım Cim Bom’a Amrabat’a uygun açık alan bırakır? Kayseri ile büyük takımlar oynarken yarı alan ortasının önünde stoperlerle karşı karşıya kalıp hızını çalımını konuşturan Fas’lının karşısında bu kez yarı alan ortasında bekleyen hızlı bekler olacak… Umarım yanılırım ama öne geçilen maçlar veya Şampiyonlar Ligi dışında bekleneni veremeyecek bir Amrabat söz konusu olabilir. Şampiyonlar Ligi’nde de fiziken yetersiz kalabilir. Sonra hep beraber ağlarız “ah gitti paralar!” diye. O paranın adamı değil ama Hurma’nın zekası işi bitirdi, bu arada unutmadan son altı yılda transfer gelir – gider dengesinde en karlı takımdır Kayseri…

Şimdi “Sexy” takım (herkes niye taktıysa bu şirket ve pazarlama yöneticilerinin kullanmayı en sevdiği kelimeyi bir başkan kullanınca) taraftarları dört gözle “çilek” falan değil bu kurulan kadronun geçen yıldan ileri gitmesi için kesin şart gördüğü “Pitbul” Melo’yu bekliyor. Ortada konuşulan rakamlar çok büyük ama bakalım nolacak, 5 yıllık bedeli bonservisle beraber 30 milyon €’yu bulacak olan Brezilya’lı bu paranın karşılığını verecek mi bekleyip de göreceğiz…

Fener’in kimyası değişti

Emre gidince Fenerbahçe’nin sahadaki antipatik yıldız sayısı bire indi, o da vazgeçilmez 1 numarası. Kuyt, Egemen, Hasan Ali ve Mehmet Topal ile sarı lacivertliler bir anda yumuşak bir takımdan fizikli ve dirençli bir takıma döndü.  Bu değişim dışarıdan oldukça iyi görünüyor, ancak bu olurken teknik ve yaratıcılık olarak da ciddi biçimde gerileyen bir Fenerbahçe var.

Şu anki görüntüsüyle maçtan kolay düşmeyecek bir takım var; ama rakibin öne geçip geriye yaslanacağı maçlarda ve top tekniği oldukça sınırlı hale gelen savunma ve ön libero bölgesine pres yapan rakiplerle oynadığı zamanlarda ciddi sorun yaşayacağını düşünüyorum.

Fener’de transferler erken tamamlanmış gibi duruyor, ancak Şampiyonlar Ligi gidişatına göre bir yabancı stoper ve bir golcü daha gelecek gibi görünüyor.

Transfer gündemi sakin sakin giden Sarı Kanarya’da asıl gündem Aziz Yıldırım’lı şike süreci ve her zamanki gibi Alex-Aykut düellolarıyla dolu. Sarı lacivertlilerde tablo oldukça ilginç; adı şikeye karışıp suçlu görünerek ceza alan bir başkan, ona sahip çıkıp takımının onurunu hiçe sayan bir taraftar güruhu, Alex’siz de yapmaya alışmalıyız diyerek sezon öncesinde kaptanına “Koçum sen gelecek sezon bizimle zor kalırsın” diyen ve her sezon Alex’siz düzen kuramayıp bu lafını geri yutan teknik direktör, “Fenerbahçe’de her yaz kampa gelen gençleri bir daha göremiyorum, onlara hiç şans verilmiyor” diyen Filozof Alex. Tek saygım sanırım 10 numaraya…

Bu arada ortada bir şike hükmü varken ceza gelmeyince; şimdi adı daha önceden bu çirkin konudaki cezaya karışan Fenerbahçe ile Bülent Uygun’un karşılaşmasında gülen sarı lacivertliler olursa hep bir şüphe ve emeği sürülen leke olacak. Oysa keşke Avrupa örnekleri gibi olsa. Marsilya ve Juventus gibi şike yapanlar takımlardan uzaklaştırılsa, takımlar cezalarını çekse ve ertesi sezon herşey normal seyrine minimum gerilimle dönse…

Beşiktaş’ın basiretsiz ve dengesi yönetimi

Eline geçen büyük fırsatı ters tepen bir yönetim uçuyor İnönü semalarında. Devraldığı borç yükünün ve başına gelen UEFA cezasının sorumlusu olan zat-ı muhtereme tek laf edemeyen yönetim, taraftarı da bu hareketiyle kendinden uzağa itti. Bunun arkasından yeniden yapılandırma döneminin en kritik halkası olan teknik direktörlük koltuğuna daha önce deneyip verim alamadığı, geçmişinde hiç yapılandırma tecrübesi olmayan Samet Aybaba’yı getirdi. Bu tercihin arkasına da ruh getireceğiz diye sığındılar, o zaman sormak lazım “neden daha önce denenmemiş ve ligde fena top oynatmayan Şifo Mehmet değil” diye. Bana kalırsa amaç ruhsa Şifo ile Metin Tekin’i kulübeye, Ali Gültiken’i de sportif direktörlüğe getirip efsane ruhla buluşuyoruz diyerek taraftarla kenetlenilmeliydi.

Bu kadar tutarsızlık yetmezmiş gibi transferlerde de çok garip hamleler yapan bir yönetim var. Elinde Cenk gibi genç bir kaleci varken, yabancı kaleciye koşan; Ersan, Sivok ve Toraman varken Escude’ye sarılan bir insan grubu herkesi güldürmekten öteye gitmiyor malesef. Bunları yaparken de geçmiş dönemlerde iyi olan ve gençlerden kurulu bir kadroya abi olabilecek iki adamı maliyetlerinden ötürü bedavaya bıraktı. Bir de Olcay transferi var çok tanımıyorum ama bakalım o aldığı paranın cevabını verebilecek mi…

Son olarak da Quaresma krizi var, hem öldürülen hem de 15 milyon € üzerinde paraya satılmak istenen. Bu oyuncudan kurtulmak istemek maliyeti ve takıma aldığı paranın karşılığını veren adam olmaması nedeniyle mantıklı ama istenmeyen adamı satmanın da bir raconu olmalı, bakın Juventus’a…

Keşke baştan yönetim “hedefimiz UEFA’ya kalmak ve mali sorunları çözmek, bu arada da takımı yapılandırıp gençlerden bir ekip kurmak. Bunun için de Cenk, İsmail, Ersan, Necip, Muhammed, Oğuzhan, Mustafa Pektemek, Holosko,Veli, Olcay gibi gençleri tecrübeli ve takımı tanıyan isimlerle birleştirip güzel bir karışım çıkaracak yapılanmaya gidiyoruz” deyip de bunu yapabilseydi. Herkese de ders olacak bir proje takımı olsaydı.

Kasımpaşa’dan ve Anadolu’dan sesler

Son olarak da kısa kısa Kasımpaşa’dan Anadolu’ya tur…

– Kasımpaşa, eskinin İstanbulspor’unu andırıyor. Hani şu Sergen’i, Tanju’yu, Emre Aşık’ı, Salenko’yu kovalayan. Para var, oyuncu geliyor takım da İstanbul’da diye ama taraftar kıt… Takım olmak desen Dolar Euro paritesinde gidip gelen türde….

– Trabzonspor da inat etmesi çareyi uzakta değil yakında arayıp, Burak’ın boşluğunu Galatasaray’dan Sercan’la doldurmayı denese ya? Tarzları çok benzeyen iki adam, bir de Şenol Hoca onu da adam tadından yenmez.

– Kayseri, yine iyi transferleri var aldığı paraları iyi kullanıyor. Ama işte Şota’nın da yer yer ima ettiği gibi oyuncu satarak şampiyonluk gelmez.

– Bursaspor, geçen sezonun sonlarında toparlanmıştı. Bu sezona o gazla girerse yine üst sıralarda konumlanabilir.

– Es Es, UEFA kupasına iki hafta önce başlamanın etkisiyle erken form tutup erken dağılabilir. Ersun Yanal’ın da bu konuda meşhur olması nedeniyle oldukça enteresan bir sezon olabilir onlar için.

– Gaziantepspor, UEFA’dan maddi nedenlerden ötürü ceza alan son 6 yılda transferden en çok kar eden ikinci takım. Sormazlar mı “Petrol zengini” başkana “Nerede bu paralar” diye. Gerçi şimdi Ibricic’le anlaştı, taraftar biraz frene basar belki. Ama hem Avrupa Şampiyonası’nın yorumcusu Karaman’ın hem de başkanın kelle koltukta bu sezon. Hataları affedilmeyebilir.

– Cuper’in Ordu’su hazır kıta. Transferleri sisteme çok uygun adamlar. Bu sezonun süpriz potansiyeli en yüksek takımı.

– Barca’nın Xavi’si varsa Sarp’ımız, Messi’si varsa Pino’muz Yattara’mız var diyen Mersin’in bu sene ne iş yapacağı çok merak konusu. Ama açıkçası ben güzel futbol, bol gollü maçlar bekliyorum. Tek sorunu çok savruk ve yumuşak adamlarla dolu olması.

– Bu arada bir not da Emile Mpenza’yı deneyen Göztepe’ye. Yaşlı da olsa ölüsü sallar o ligi, ama verilecek paralar önemli…

Categories: Sportif mavralar | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Akşamdan kalmalara öneriler!

23 Nisan’la birleşip de 3 günlük güzel bir tatil bizi beklerken, bu dönemi yiyip içip eğlenerek geçirecek olanlara içkinin ertesi günkü etkilerinden kurtulma çözümleri de Esquire’dan geliyor. İngiltere edisyonunun şef, doktor, barmen, akupuntur uzmanı ve pilottan oluşan beş kişilik ekipten topladığı akşamdan kalmalıkla savaş metodları ve sonda da bonus olaraktan kendi tavsiyem…

Lawrence Keogh – Şef

“Eğer bir gece önce çok içmişsem, favorim ertesi güne sıkı bir kahvaltıyla başlamak. Bunu herkes farklı şekillerde yapabilir, kahvaltıyla birlikte tıka basa doyduğunuz sürece gerisi sorun değil. Kahvaltıda sadece bir önemli nokta var; o da bağışıklık sisteminizi kuvvetlendirici etkisi olan karabiberden bol miktarda tüketmeniz.”

Dr. Francis –  Doktor

“Tıbbi olarak bu konuda çeşitli çözümlerimiz var. Hastanemize gelenlere “Hangover Cocktail” adını verdiğimiz paracetamol ve metabolizma kuvvetlendirici ilaçlardan oluşan bir çözüm sunuyoruz. Tıbbi çözümün yanısıra diğer tavsiyemse milkshake. Bu mide çeperinizi sararak midenizdeki su ile şekerin yer değiştirmesini sağlar.  Bu arada alkol sonrasında antihitamin alınmamasını tavsiye ederim, çünkü bu mide bulantınızı daha da fena hale  getiriyor.”

Giuseppe Ruo – Barmen

“Benim içki ertesinde acı çekenlere tavsiyem, yine bir içki çeşidi. Bir litre brendi içerisine bir su bardağı şeker koyup onu 1/3 ‘ü buharlaşana kadar kaynatmak. Sonrasında bunu içtiğinizde bütün acınız sona erecektir. Bir diğer çözümümse Brendi ile yapılmış Bloody Mary; içerisine biraz bal, baharat ve domates suyuyla. Eminim bu tarifler kulağınıza pek iyi gelmiyor, ancak etkisini garanti edebilirim.”

Jonquil Westwood – Akupunktur uzmanı

“Akupunkturda elin pek çok noktası oldukça önemli sorunların çözümü olarak görülmektedir. Eğer baş parmağınızı, işaret parmağınıza bastırarak yukarı doğru itmeye çalışırsanız, parmağınızda bir şişlik oluşacak. İşte tam da bu şişliğin orta noktasına uygulayacağınız basınç, akşam aldığınız yüksek doz alkolün pek çok kötü etkisine çözüm olacaktır, örneğin baş ağrısı. Ayrıca eğer avuç içlerinizi birbirine değdirerek kolunuzu yukarı doğru esnettiğinizde göğüs kaslarınızın göğüs kemiğinize doğru yaklaştığını göreceksiniz. İşte bu iki kasın arasına uygulayacağınız basınç da mide bulantınızı hafifletecektir.”

Dave Waring – Pilot

” Şu anda hava yolları şirketlerinin oldukça sıkı kuralları var, hiç bir pilotun akşamdan kalma şekilde görev yapması mümkün değil. Eski dönemlerdeyse böyle şeyler olabiliyordu, benim akşamdan kalma olduğum günler için çözümüm uçuş öncesinde kokpitte bulunan ve %100 oksijean sağlayan oksijen tüpüydü. Bunun tam olarak tedavi sağladığı söylenemez, ama olumsuz etkileri hafiflettiği kesindi.”

Bonus yöntem – Bol su, sıkı kahvaltı sonrası, Soda & Ayran

Benim tavsiyemse bunlara göre daha Türk işi bir savunma. Bir gece önce çok alkol aldıysanız vücudunuzdan bu alkolün daha hızlı atılmasını sağlamak için uyanır uyanmaz bol miktarda su içip, ardından sıkı bir kahvaltıyla metabolizmanızın sarsılan yapısını kuvvetlendirin. Sonrasındaysa vücudunuzdaki mineral dengenizi korumak için sodaya; karaciğerinizin temizlenip direncinin artması içinse yoğurda ihtiyacınız var demektir. Bunu da bir bardak soda – ayran karışımıyla sağladıktan sonra vücudunuz kısa sürede kendine gelecektir. En azından bende işe yarıyor… :)

Varsa sizden de akşamdan kalmalara tavsiyeler alabiliriz, bilgi paylaştıkça güzeldir… :)

Categories: Er kişiye bilgiler | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

24.600 $ bekleyen rekor: Super Mario & Lego

Herkesin çocukluğunun eşsiz iki parçasıdır Nintendo, atari, amiga veya pc’de Super Mario oynamak ve legolardan şahaserler yaratmak. Bu ikisine çocukluktan başlayan bu tutku pekçok kişide ilerleyen yaşlarda da hakimiyetini sürdüyor.

İşte Mario’ya ve Lego’ya karşı olan büyük aşkına kulak veren Zachary Pollock, kendi deyimiyle “Zachary the Lego Maniac”, sonunda bu ikisini büyük projesinde birleştirmeye karar vermiş.

                

Pollock, Mario’nun 1. bölümünün 1. kısmını lego parçalarından inşa etmek üzere çalışmalarına başlamyı planlıyor. Bu projede her bir pikseli 1×1’lik lego parçalarından inşa etmeyi düşünen kahramanımız, 26.400 $’lık bir destek bulması halinde 780.000 parçalık muhteşem planını sahneye koymayı planlıyor. Böylece, eğer sonunda amacına ulaşırsa 183 cm’lik uzunluk ve 2.743 cm’lik genişliğiyle dünyanın en büyük Lego çalışmasına imza atacak.

Guyism.com’un haberine göre Kickstarter’dan 4.891 $’lık destek alan “Zach the Lego Maniac”, 9 Mayıs’a kadar bütçesini 26.400 $’a tamamlarsa büyük proje başlayacak.

Eğer aranızda hem Lego hem de Super Mario’ya olan tutkusu süren varsa, bir parça da kendisi koyarak bu projeye destek olabilir…

Buyrun Zach’ın ağzından kendi projesi…

Categories: Lakırdı masası | Etiketler: , , , , , , , , | Yorum bırakın

Bir cezanın anatomisi ve Türkiye’de ırkçılık

Dün akşam saatlerinde bir haftadır Türk futbolunu meşgul eden Emre Belözoğlu ile Didier Zokora arasında yaşanan ırkçılıkla ilişkilendirilen tatsızlığın cezası kesildi.

Bütün hafta boyunca gerek maçın hemen sonrasında LigTV’ye yaptığı ilk açıklamalar gerekse de kameralara yakalandığı anlarda ağzından çıkan kelimeler Emre’nin ırkçı söylemlerde bulunduğunu ortaya koyuyordu. İngiltere’de oynadığı dönemde, şu anda aynı takımda forma giydiği Yobo’ya da benzer söylemlerde bulunmuştu. İki futbolcu mahkemelik olmuş, ancak ortada kesin bir kanıt olmadığı için dava düşmüştü.

Emre ile Yobo el ele…

Maçın ertesi günü yaşananlarsa oldukça ilginçti. Emre ile daha önce ırkçı söylemlerde bulunduğu iddia edilen Yobo birlikte basın toplantısı yaparak Emre’yi aklamaya çalışmıştı. Kulağa oldukça ilginç bu durum karşısında insan “Emre, Yobo’ya ırkçı söylemde bulunduysa Nijeryalı futbolcunun hiç kişilik ve karakter değerleri yok mu da bugün çıkıp Emre’yi aynı konuda savunmak amacıyla basın karşısında yer aldı?” veya “Madem Emre ırkçı söylemde bulunacak biri değil neden siz mahkemelik oldunuz?” gibi iki çelişkili soru arasında kalıyor.

Tabi buradaki tavır da biraz ben “Irkçılık yapıp fucking nigger demem, çünkü benim de o zenci arkadaşlarım var” demek ister gibi basit ve çocukça bir yaklaşım içeriyordu sanki.

Cezanın mantıksızlığı

Bu basın toplantısının arkasındansa cezanın açıklanması beklendi. Normal şartlarda ırkçılık yapan bir futbolcu ciddi yaptırımlarla karşı karşıya kalırken; Emre, rakibine dirşek atarak 3 maç ceza alan Almeida’dan bile daha az ceze alarak 2 maç ceza aldı. Cezanın sebebiyse Emre’nin saha içindeki olumsuz tavırlarıydı. İşte burada da insan aklına; “Emre’nin Zokora ile tartışırken takındığı tavır sezon başından beri her maç takındıklarının aynısı değil mi? Neden onlar cezasız kaldı da bu sefer 2 maç aldı?” , “Emre olumsuz tavır içindeyken Zokora da benzer reaksiyon veriyordu o neden cezasız kaldı?”, “Görüntülere bakıp Emre’nin ırkçı küfürünü kimse farkedemedi mi?” gibi pek çok enteresan ve cevapsız kalmaya mahkum sorular geliyor.

Türkiye’de ırkçılık yok mu dediniz?

Bir de parantez de Türk insanı ve Türk basınına açmak lazım; “Bizim ülkemizde ırkçılık yoktur” safsatasından ne zaman vazgeçeceksiniz. Ermeniler’in, Yahudiler’in ve Kürtler’in rahatça kimliklerini ifade edemedikleri bir ülkede olduğunuzu ne çabuk unutuyorsunuz. Guardiola çıkıp Katalanca basın toplantısı yapabilirken, 4 büyüklerde oynayıp Kürt olduğunu beyan edip Kürtçe basın açıklaması yapmak isteyecek bir futbolcunun içine düşebileceği durumu hiç düşündünüz mü? Ya da bu kadar futbolcudan hiç mi Kürt olmadı da bir tane bile adını söyleyebileceğimiz Kürt futbolcu bilmiyoruz… Andımızın bile “Türk’üm, doğruyum…” şeklinde olduğu bir ülkede Türkiye’de ırkçılık olmaz demek biraz komik olmuyor mu? Sizin ırkçılık diye bildiğiniz şey sadece ten rengine bakarak yapılıyorsa bence sosyal ve toplumsal bir eğitime tabi tutulmanız gerekiyor sanırım.

Peki ya yayın yasağı?

Bir de tabi biraz önce gelen yayın yasağı kararı var. Neden iki futbolcu arasında yaşanan ve ırkçılık görmediğiniz, ‘temiz’ ve sadece maç içinde olabileceğin ‘biraz’ ötesine geçmiş bir tartışmayla ilgili haberlere yayın yasağı koyarsınız? Yoksa bilinmesini ve kurcalanmasını istemediğiniz birşeyler mi var?

Categories: Sportif mavralar | Etiketler: , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Bir kadının ilgisinin kalmadığını anlamanın yolu

İlişkilerde kızlar akıl oyunları oynamayı, söylemek istediklerini dolaylı yollardan belli etmeyi severken biz erkekler genel olarak bu konuyu pek beceremeyen taraf olarak görülürüz. Oyunun başladığında haberimiz olmadığı gibi bitişini de “Bak sen çok iyi bir insansın, ama…” ile fiksbaşlangıç cümlesinin arkasına eklenen “Aramızdaki tutku bitti”, “artık sana karşı birşey hissedemiyorum”, “ilişk heyecanı kalmadı”, “artık aramızdaki büyü yok oldu” ve benzeri bir ton abidik gubidik bahanelerle öğreniriz.

Amerikan Brobbible.com, tüm Dünya’dan erkeklerin bu konuda bilmesi gereken türden bir çalışma yaparak, kızların akıl oyunlarıyla size gidisatın ilişkiyi bitirmeye gittiğini göstermekte kullandığı en yaygın işaretleri açıklamış. Neymiş bu işaretler derseniz aşağıya doğru devam ediniz…

Tüm iletişim sizin zorlamanızla yürüyorsa

Bazı şeylerin bittiğini ifade eden en önemli gösterge. Malum genel olarak kadınlar saatler boyu konuşmayı severler. Tabi bu aranızda bazı şeyler oluşana kadardır, ondan sonra ikili muhabbetle ilerler tüm diyalog, ancak burada da yine iletişimi açan taraf büyük çoğunlukla kızlar olur. Eğer ki aranızdaki iletişimi sağlamak adına karşınızdaki kadından daha çok efor sarfediyorsanız, bilinki gemiyi terketmesi yakındır. O atlamadan siz atabilirsiniz kendisini gemiden :)

Artık sizi kıskanmıyorsa

Sevdiğini kıskanmayan bir kadının gerçek olmayacağı tüm erkeklerce bilinir. Eğer yok kıskanmam diyen kadın varsa, onu kendinize aşık ettikten sonra etrafınızdaki kadınlara bakışlarını ve tepkilerini izleyerek “hani kıskanmazdın?” diye sorabilirsiniz. Eğer sizi hiçbir şekilde kıskanmıyorsa, bunun ilişkiniz için iyi olduğunu düşünmeyin. Biraz zaman geçtiğinde muhtemelen son noktayı göreceksiniz demektir.

Tek kelimelik  SMS/WhatsUp/BBM cevapları atıyorsa

Kadınların konuşma yetilerinden dolayı, mesajlaşma konusunda da erkeklerden daha iyi oldukları bir gerçek. Eğer ki bir kadın size sürekli olarak tek kelimelik cevaplar yazmaya başladıysa %90 bu iş bitmiştir yeni arayışlara başlayabilirsiniz.

Önünüzde başkısıyla flört ediyorsa

Bu bir erkek için en acı durumlardan biri olarak gösterilebilir sanırım. Sevgilinizin ya da eşinizin önünde başka biriyle flörtleşmesi pek de fena geliyor kulağa. Bunun iki sebebi vardır, birincisi karşınızdaki kişi ilişkiyi yönetmek isteyen bir kadındır ve ilginizi çekip sizi kıskandırmak istiyordur. Diğer sebepse sizi boynuzlamak üzere olduğunu gösterir ki cevabınız kısa ve net olabilir…

Facebook’ta siz onla konuşmaya başlarken çevrimdışı oluyorsa

Kendi kendinizi kandırmaya gerek yok, sevgiliniz eğer sürekli olarak siz Facebook’ta onla konuşmak isterken çevrimdışı oluyorsa bilinki sizinle konuşmak istemiyor. Tabi çevrimdışı oluyorsa yine iyi, bir de cevap vermediği halde gidip ortak arkadaşlarınızın yaptıklarına yorum da yapabilirdi…

Yanınızdayken başkalarına yakınlaşıyorsa

Bu aslında flörtleşme maddesine de benziyor, ama genelde “lafla akıllanmayanın hakkı kötektir” atasözümüze yakın bir fark var. Laflar ve bakışlarla flörtleşmenin bir adım ötesine gitmiştir durum ve anla artık demektedir.

Sizinle görüşeceği zaman görünüşüne hiç emek harcamıyorsa

Malum kız milletinin hazırlanma merasimleri meşhurdur. Sizden hep “ne kadar güzel olmuşsun” lafını duymak için uğraş verirler. Eğer ki tüm bu uğraş vermeyi bırakırlarsa ya evlisiniz demektir ya da artık sizi umursamıyor demektir. İlkinde artık onun elde ettiği bir mutluluksunuz, ama ikinci de tez elden bu durumdan kurtulup yeni şanslara bakmanız lazım.

Boktan sebeplerden dolayı size kızmıyorsa

İlk başta bu kulağınıza hoş gelebilir, tıpkı artık kıskanmaması gibi.  Eğer saçma sapan sebeplerden ötürü size kızmayı bırakıyorsa, büyük patlama yaşanmak üzeredir. Dikkat edin…

Arkadaşları onunla ilgili konuşmalarında değişiklik yapıyorsa

Bu belki en zor tahmin edileni bu, ama eğer dikkat ederseniz ve arkadaşlarını göz ardı etmek yerine dinlerseniz bunu farkedebilecek duruma gelebilirsiniz.  Bunu sizden uzaklaşmaya başladığı ilk anlarda hissedebilirsiniz. Örneğin, sevgilinizin bir arkadaşı ona daha önce söylediği “Ne kadar güzel olmuşsun” sözü yerine “Muhabbetin çok eğlenceli” tarzında bir söz söylüyorsa; artık o kızın kısa süre sonra sevgiliniz olmayacağını düşünebilirsiniz.

Evet şimdi oturup geçmiş ve şimdiki ilişkilerde bu mesajların kaçının geçip sonucun ne olduğunu düşünmeye başlayabilirsiniz…


 

Categories: Er kişiye bilgiler | Etiketler: , , , , , , , | Yorum bırakın

Mimari açıdan Dünya’nın en ilginç 10 binası

Türkiye tek tip Laz mimarisine koşar adım giderken popularmechanics.com’a göre Dünya’nın en ilginç mimarisine sahip 10 binası…

St. Mary Axe, Londra

Her an uzaya fırlatılmayı bekleyen bir roket gibi duruyor, Londra’nın en yüksek binası. Ayrıca 24.000 metrekarelik cam yüzeyiyle de enerji tasarrufunu maksimumda tutmaya çalışan bir mimarisi bulunuyor.

 Habitat 67, Montreal

1967’de Montreal’de düzenlenen Dünya fuarı için yapılan bu binanın daha sonra insanlara uygun fiyatlı bir ev olması planlanırken, kendine has yapısından ötürü oldukça pahalı konutlara sahip bir yapıya dönüştü. 354 Küpten oluşan bu yapıda, hiç bir pencere diğer bir küpün penceresini görmüyor. Özel hayata saygı sonsuz!

Crooked House, Sopot

Polonya’da bulunan bina 2003 yılında inşa edilmiş. Binanın çizimlerini; çocuk kitaplarına illustrasyon yapan Jan Marcin Szancer yapmış. Szancer, bu binayı çizerken yan yana duran ve boyları farklı binaların dalgalı görüntüsünden esinlenmiş. Binanın çatısıysa yukardan bakılınca ejderha sırtını anımsatıyor.

Basket Building, Ohio

Ohio’daki Basket Building, Longaberger Şirketi’nin çalışanları için yaptırmış oldukları home-ofislerin yer aldığı bir bina. Buradaki tüm amacın tüketicilerin ilgisini bina ile şirkete çekmek olduğu söyleniyor.

Devlet Kütüphanesi, Kansas City

22 tane kitabın yan yana bir rafta duruşunu anımsatan görüntüsüyle kütüphane şehrin en dikkat çeken binası olarak gösteriliyor.  Burada kullanılacak 22 kitabın adının ne olacağıysa kütüphane yönetimi ve bölgenin önemli edebiyat adamlarının kararlarıyla belirlenmiş.

Guggenheim Müzesi, Bilbao

Mimar Frank Gehry tarafından tasarlanmış olan bina tamamıyla taş, titanyum ve camdan oluşuyor. Gehry, binanın eğimli alanlarını tasarlarken, uzay üstleri için tasarlanmış 3 boyutlu tasarım programlarını kullanmış.

Ferdinand Cheval Palası, Hauterives

Fransa’daki bu malikane, aslen köylü bir postacı olan Ferdinand Cheval tarafından 1879 ile 1912 arasında inşa edilmiş.  Daha önce hiçbir mimari bilgisi olmayan Cheval’in garip şekilli bir taştan esinlendiği söyleniyor.

Dans eden binalar, Prag

Yine bir Frank Gehry çalışması. Gehry’nin Vlado Milunic ile birlikte mimarisini üstlendiği bu yapıda, iki bina dans eden bir çift gibi görünecek şekilde tasarlanmış. Biraz dikkatli bakılınca dans esnasında kadının eteğinin havalandığı izlenimi bile yaratılmış durumda.

Küp evler, Rotterdam

1984’te inşa edilen bu yapı 38 küpten oluşuyor.  Bu küplerin içinde bulunan evler orta avludaki ve dış avludaki restoranlar ile mağazaları gören bir manzaraya sahip. Mimar Piet Bloom, yapıyı tasarlarken her küpü hayali bir ağaç olarak canlandırmış zihninde ve böylece bunların bir araya gelmesiyle ufak bir orman görüntüsü elde etmeyi planlamış.

İskenderiye Kütüphanesi, İskenderiye

Kütüphane, tarihi İskenderiye Kütüphanesi’nin bulunduğu yere inşa edilmiş.  Her yıl 1 milyonun üzerinde turistin ziyaret ettiği kütüphanenin şekli Güneş’in doğuşunu temsil ediyor. Bununsa iki nedeni bulunuyor. İlk nedeni, öğrenmenin ve eğitimin başladığı yerin tarih boyunca İskenderiye kabul edilmesi. Diğer nedeniyse Güneş’in Eski Mısır’daki dini ve mitolojik önemi.

Not: Burada iyiden kötüye veya tam tersi türde bir sıralama bulunmuyor.

Categories: Lakırdı masası | Yorum bırakın

Birisi görsel tasarım mı dedi?

Ödüllü illustrator Sugar Power’ın gazete, dergi, internet ve açık hava reklamcılığında kullanılan şaheserleriyle biraz pazarlama vizyonunu yaratıcılıkla beslemek lazım…

Saatchi & Saatchi için Sidney’de kullanılan Toyota reklam tasarımları:  Hayallerinin sana yol göstermesine izin ver!

Grabarz & Partner için çalışılmış Volkswagen’in yeni fren sistemi için yapılan reklam tasarımları:  Tehlikeleri daha tehlikesiz hale getirir!

Times dergisi için hazırlanmış olan Sex Questions tasarımı

Nestle için McCann Toronto’ya hazırlanmış olan “Kaliteli yaşam için kaliteli besin” posteri

Vodafone için hazırlanmış bir takvim

Son olarak Lint Müzesi’ne hazırlanmış bir poster

Categories: Lakırdı masası | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Fransız topçular ve güzel hatunları

Her gün günlük koşturmacalar, televizyon zapingleri, izlenen filmler ya da okunan gazetelerde pek çok güzel hatun çıkar karşımıza. Daha sonra da bu hatunlar üzerine döner eksen; konuşmalar, yazıp çizmeler, 140 kelimelik mesajlar ve fantaziler gibi farklı şekillerle. Bu kadarda kalması iyi aslında, malum eski çağlarda uğurlarına savaş girilenler bile olmuş.

Eh her gün oturup kadınlar ve futbol ağırlıklı erkek muhabbeti yapan bir güruhun ferdi olarak, bir zamanlar Dünya’ya kafa tutan Fransız futbolcuların güzel hatunlarına şöyle bir göz gezdirdim…

Christian Karembeau & Adriana Karembeau

Bu Fransız memleketi topçularından en beğendiğim yengeye ithafen Karembeau çiftiyle başlayalım olaya.  Slovak ve Çek kırması olan hatunumuz göğüslerinin düzgünlüğünden ötürü tüm Avrupa’da Wonderbra’nın bilboardlardaki göğüsü, pardon yüzü olmuştur. Karembeu’ysa orta sahadaki nazik yürüyüşleri ve saçlarıyla meşhur bir abimizdir…

Claude Makelele & Noemie Lenoir

Orta sahada yeni tabirle çapa olarak oynayan, teknik kapasitesi diğer arkadaşlarına görece kısıtlı olup iyi mücadele eden Makelele aslında bizim mahalle maçlarında “Kazma” dediğimiz türün bir Fransız üyesi. Eşiyse bir Victoria Secret mankeni… Şimdi mahalle maçlarında ya da halı sahalarda teknik oynayan abilere; “o kadar iyi topa vuruyordun da noldu, bak elin kazmasının sevgilisine…” demek lazım mı?

Thierry Henry & Nicole Merry

İki orta saha oyuncusundan sonra söz dönemin kralında. Bir Arsenal taraftarı olmamdan kelli hep kalbimde ayrı bir yeri olan Henry’nin her ne kadar şu anda boşanmış olsalarda çocuğunun annesi olan Nicole Merry’ye yer vermeden geçmek  lazım burada. 2003-2007 döneminde evli olan çift 2005’te Renault’nun reklam filminde de karşımıza çıkmışlardı. Baksanıza resimde nasıl da bakıyor Henry abi kumral İngiliz güzelin arkasından…

David & Beatrice Trezeguet

Hazır söz golcülere gelmişken, Fransa Milli Takımı’nın gol silahlarından olan Arjantin asıllının eşine değinmeden de geçmemek lazım. “Bir içim su” diye tabir edilen güzelliğin karşılığı Beatrice olsa gerek. Merak edenlere duyurulur, ikili şu anda Trezeguet’nin kariyerini River Plate’te bitirme hayali nedeniyle Buenos Aires’te…

Fabien Barthez & Linda Evangelista

Nicole Merry’den sonra Fransa futbol camiasının kaybettiği güzel yengelerden biri de Linda Evangelista. Trinity lakaplı yengemiz, Fransa’nın hem Avrupa hem de Dünya Şampiyonu olan kadrosunda kaledeki yalnız devi oynayan ve tipiyle de Tecavüzcü Coşkun abimize benzeyen Barthez’in yavuklusuydu.  İkili 1998-2000 döneminde birlikteydi. 2000’den sonra Manchester United kalesinde yarattığı harikalarla(!) Barthez’in ortalıktan kaybolmasının sebebinin de ayrılık travması olduğunu düşünmemek elde değil…

Djibril & Jude Cisse

Fransız futbolunun Dennis Rodman’ı olarak bilinen vücudunu kaplayan dövmeleri, küpeleri ve saç modelleriyle yeşil sahaların renkli ismi olan Djibril Cisse’den herkes bir top model sevgili bekler belki ama o bu konuda da beklentilere ters gitmeyi tercih etti. Cisse’nin eşi Jude, Galli bir saç stilisti.  İlk dediklerime bakıp aldanmayın kendisi gayet hoş bir kadın…

Günün bonusu

Bu kadar güzelden sonra kendinize gelmeniz açısında son noktayı Franck Ribbery ve eşi Wahiba Ribbery’le koyalım. Yoksa Fransızlar işi bozdu mu?! :)

Categories: Lakırdı masası, Sportif mavralar | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Bir erkeğin asla sahip olmaması gerek 30 şey

Esquire’ın Birleşik Krallık edisyonundan ilginç bir çalışma gelmiş.

Bu çalışmaya göre abiler; bir erkeğin asla sahip olmaması gereken 30 şeyi açıklamışlar işte listemiz;

– Saç bonesi

– Dikiş kutusu

– “Benimle çık” t-shirt’ü

– Kibrit çöpüyle yapılmış herhangi bir maket

– Araba koltuğu kılıfı

– Bisiklet

– Cep Saati (Dededen kalma yadigarlar nolacak?)

– Leydi Diana’ya ithaf edilmiş herhangi bir biblo veya resim (Bu Türk erkeklerin hemen tik koyabileceği birşey olsa gerek)

– Terlik (bir Türk’ün hayatla imtihanı olabilir)

– Bonzayi ağacı

– Güneş gözlüğü (sanırım en ilginci bu)

– İnce bıyık

– Cep telefonu kılıfı (Ama bu haksızlık, benim gibi telefonunu hor kullanan iPhone’cular için hayat kurtarıyor o kılıflar, ama iPhone asla bir mobil telefonu değilse iPhone kılıflarını hariç tutabilir miyiz? :) )

– Crocs terlik veya ayakkabı benzeri ürünler

– Labradoodle cinsi köpek

– Çöp öğütücü

– Dido CD’si

– Seyahate gidilen yerden alınan mücevherat

– Uğurlu olduğuna inanılan don (Uğurlu donu olan var mı?)

– Yasaklama emri

– Gözlük ipi

– Pahalı tuvalet kağıdı

– Çerçevelenmiş mezuniyet resmi

– Paten

– Kendisinin karikatürize edilmiş hali

– Bavul seti (Henüz daha çanta çanta eşyayla tatile gitmiyoruz değil mi? :) )

– Pişik pudrası

– İki kişilik spor olmayan minik araba (Bis ve ufak Smart tarzında)

– Kuru çiçek potporusi

Bunlardan kaçı evinizde mevcut? Ya da sizce bir Türk erkeğinin bunlar dışında sahip olmaması gereken şeyler nedir?

Categories: Er kişiye bilgiler | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Çıplaklar sergisi

Kraliyet ailesi fotoğrafçılığı ve nü kadın bedenleri üzerindeki fotojenik uzmanlığı gibi farklı alanda oldukça başarılı bir kariyere imza atmış olan Patrick Lichfield’in anısına Londra’da “Patrick Lichfield nudes” isimli bir sergi açılmayı bekliyor.

24 Nisan – 26 Mayıs tarihlerinde açık olacak olan bu sergide ustanın kadrajından pek çok hoş kadını görebilirsiniz…

 

Categories: Lakırdı masası | Etiketler: , , , , , , , | Yorum bırakın

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.