Posts Tagged With: Sanat

Eşek ressam

Otuzlu yaşlarının sonlarında bir yazar ve gazeteci olan Roland, ressamlar dünyasındaki kübizm, futurizm ve diğer bilimum “-izm” açılımlarını üç beş sanat yazarının kişisel mastürbasyonları olarak görmektedir. Ona göre yapılan şey ucunda hiçbir “-izm” ekine gerek duymadan sadece modern resim sanatıdır.

Gazetedeki arkadaşlarıyla yaptığı tartışmalarda, Paris’in çeşitli cafe’lerinde içine düştüğü entellektüel muhabbetlerde ve diğer tüm ortamlarda hep konu çeşitli “-izm” tartışmalarına geldikçe Roland kendini boğuluyor gibi hissediyordu.

Roland, tam da böyle tartışmaların yaşandığı bir dost meclisinden sonra biraz neşelenmek için soluğu Lapin Agile Kabaresi’nde aldı. Kabare, Paris’in en gözde eğlence mekanlarından birisiydi. Hemen hemen her gece masaların tamamı ellerinde şarap veya konyak kadehleriyle oturan Paris’in seçkin insanlarıyla dolu olurdu. Roland, kabareyi izlerken birden tüm sanat camiasına ders verebileceği bir oyun fikriyle sarsıldı.

Roland’ın bu oyununun baş kahramanıysa Agile’in sahibi frederic’in eşeği Lolo’ydu. Lolo her gece kabaredeki şovlar arasında sahneye çıkıp sahibiyle bir iki numara yaparak, oyunculara mola fırsatı yaratıyordu. Lolo, sahnede şovunu yaparken anırması, seyircilerden gelen alkışlar ve sahibinden aldığı ödül havuçlarla mutlu olup sevincini kuyruk sallayarak göstermesiyle sıradan bir boz eşeğin tüm özelliklerine sahipti.

Soğuk bir şubat gecesi yapılab şovlar sona erdiğinde, Roland’ın ilk işi gidip projesini Frederic’e sunmak oldu. Frederic, gelen öneriyi oldukça değişik bir fikir olarak bulmakla beraber başarılı olması halinde kabareye yeni bir oyun katacapını düşünerek kabul etti. Yalnız bir şartı vardı; iki hafta süreyle Lolo’yla bu oyunu prova edecek sonrasında sahneye koyacaklardı. Frederic’in bu şartının tek sebebiyse 10 yıldır can yoldaşı olan Lolo’nun seyirci önünde başarısız olup depresyona girmesini önlemekti…

İki haftalık denemeler başarılı oldu. Sıra oyunu sahneye koymaktaydı. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağan yağmura rağmen, Mart ayının ilk cumartesi gecesi Agile yine kapalı gişeydi. En ön masadaysa Roland elinde konyak kadehiyle yerini almış planladığı oyunu bekliyordu. Derken sahne sırası geldi…

“Bayanlar baylar! Biraz sonra kabaremiz sevimli üyesi ve benim yıllardır en yakın dostum olan Lolo’yla yeni numaramızı size sunacağız. Lolo bu oyunumuzda kendisine sevimlilik katan kuyruğuyla bir resim çizecek!”

Anonsun ardından salonda bu beklenmedik şovun yarattığı uğultu ve alkışlar yükseldi. Derken önde Frederic, arkasında Lolo sahneye çıktılar. Lolo sahnenin ortasına gelince durdu ve Frederic’in yardımcıları sevimli arkadaşlarının kuyruğuna fırçalar bağlarken tam arkasına da bir tual yerleştirdiler.

20140302-135034.jpg
Hazırlıklar tamamlandıktan sonra gösteri başlar ve yine her zamanki gibi Frederic ile Lolo numaralarına başlarlar. Numaralar karşısında seyirciden gelen alkışlar ve sahibinden aldığı ödül lahana ile havuçların verdiği mutlulukla Lolo kuyruğunu büyük bir keyifle sallat durur. Kuyruğun yaptığı her beş salınımda bir ucundaki fırçalar Frederic’in yardımcıları tarafından farklı renkte bir boyaya batırılırlar.

Yaklaşık yarım saatlik yorucu bir gösteri sonunda Roland’ın Ezop Masalları’ndaki eşek Aliboron karakterinden esinlenerek Boronali isimli bir İtalyan ressam ait diye sanat camiasına sunacağı ve “aşırizm” ekolünün ilk örneği olduğunu belirteceği resim ortaya çıkar. Resmin adıysa “Adriyatik’te günbatımı” olmuştur.

20140302-134856.jpg

Resim, Avrupa ve Fransa’nın önde gelen sanat dergilerinde kendine yer bulur. Herkes bir yandan “aşırizm” ekolünün yaratıcısı olan Boronali’yi bulup röportaj yapmak isterken bir yandan da “aşırı bir kişilik”, “aklı karışmış bir renk ustasının haletiruhiyesi”, “vaktinden önce gelmiş bir ustalık” gibi methiyeler düzüyorlardı.

Roland’sa katıldığı her mecliste tartışılan ve güzel yorumlar alan projesinin ürünü karşısında içinden kahkahalar patlatırken Lolo’ya hünerli kuyruğundan ötürü teşekkür ediyordu.

Aradan birkaç ay geçtikten sonra itiraf zamanı gelmişti. Roland gazetedeki köşesinde şöyle duyurdu sanat camiasına karşı oynadığı oyunu; “ortaya koyulan oyun, en başından beri saçma bulduğum resim dünyasındaki türlü “-izm” çabalarına karşı bir dersti. Herkesin merakla tanışmak istediği Boronali, Paris’in gözde kabarelerinden birinde rol alan eşek Lolo olup benim uydurduğum “aşırizm” ekolü de onun kuyruk darbelerinin eseriydi.”

20140302-135820.jpg
Bu itiraftan sonra Eşek Ressam oyunu sürekli olarak kabarenin oyun programında kedine yer bulmaya başladı. Bu gösteriler 1. Dünya Savaşı sırasında kabare kapanana kadar sürdü.

Savaşla birlikte kabare kapanınca Frederic, dostu Lolo’yu da alıp doğduğu köye geri döndü. Frederic’in burada kendini içkiye vermesi, Lolo’ya meyhane ile ev arasındaki hayatından günde sadece beş dakika ayırması her eşek gibi hisli bir hayvan olan Lolo’yu fazlasıyla üzüyordu.

Lolo sonunda bu duruma daha fazla dayanamayarak içine düştüğü depresyonun da etkisiyle meslektaşı Van Gogh’un yolunu seçerek intihar etti. Köy halkı, bir sabah Boronali’nin cesedini köprüden aşağıya kendini bıraktığı nehirde buldu.

Böylece Benezit’in önemli eserlerinden ve sanat dünyasının önemli literatürlerinden biri olan Dictonnaire des Peintres’te “Boronali, J. R., 19. yüzyılda Cenova’da doğmuş ressam. İtalyan ekolü” şeklinde kendine yer bulan Fransa’da yaşayan boz eşek Lolo’nun öyküsü de sona ermiş olur…

Not: Bu öykü gerçek bir olaydan esinlenilerek yazılmıştır efennim :)

Categories: Kalfadan öyküler | Etiketler: , , , , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

Bağdat Caddesi’nin “Emek” Katili

Olay zamanı: Perşembe gecesi

Olay yeri: İstanbul’un hatta Türkiye’nin gelir seviyesi ve öğretim (eğitim değil yalnız, sadece öğretim) düzeyi en yüksek kesiminin yaşadığı Bağdat Caddesi.

Olay kahramanları: Ben ve yolda yürürken kulak misafiri olduğum orta yaşlı bir çift.

Saat gece 9.30 civarında “spining” adı verilen yaparken canıma eziyet edip sonrasında garip bir mutluluk veren işkenceyi kendime yapmış bir şekilde spor salonundan çıkmıştım. Akılda biten kitabımın yerine yeni bir kitap almak vardı. Hedef en yakındaki kitapçıydı. Kitap alındıktan sonraki planda da evde kitap okuyup yüzümdeki meşhur vitiligo lekeleri için doktorun yazdığı anasonlu, kuşburnulu, garip koku ve tattaki bitki çayını içerek dinlenmek vardı.

Tam ben aklımdan bunları geçirirken önümdeki marka kıyafetleriyle oldukça şık, orta yaşlı bir çiftin yanından geçmek üzereydim. Kadın, eşinin koluna girmiş yavaş yavaş yürüyorlardı. Buraya kadar herşey güzeldi, ama tam yanlarından geçerken duyduklarım bütün devreleri attırmıştı. Adam, kadına şöyle diyordu; “Bu Taksim’deki sinema var ya adı Emek mi ne? Onun yıkılması olayına da ne çok yaygara yaptılar öyle. Hayır eski püskü bir sinema ve üstelik tek salonu var. Cadde’deki bile sinemalar ondan daha güzel. Yıkıp yerine alış veriş merkezi yapılabilir diyorlar. Ne güzel olmaz mı öyle, içine de modern de bir sinema yapı…”

Emek Sineması

 

 

 

 

 

 

 

En son “yapılır” diyecekti sanırım ama çiftin bir kaç adım ilerisindeyken, arkamı dönüp adama nasıl baktıysam adam sözünü yarım bıraktı. Ben de hala “Sen ne anlarsın sinemadan, tarihten, yaşanmışlıklardan, genel kültürden, eğitimden. Sorsam senede okuduğun kitap maksimum iki, gittiğin film maksimum beş, gittiğin tiyatro yok. Büyük ihtimalle de parayla diploma satışı yapan okullarda kendine “üniversite mezunu” ünvanı kazandırmış, karılarla kızlarla altında Alaman malı spor arabasıyla gezmeyi marifet sanan, muhtemelen Emek’te hiç film izlememiş ama İstanbul’un tüm gece kulüplerinin telefonu cep telefonunda kayıtlı bir çocuğun babası olarak bu konuda konuşmasan topluma çok büyük iyiliğin olur. diyemedim ya lan!” diye gezinmeme sebep olacak şekilde önüme dönüp yoluma devam ettim.

“Emek yıkılsın” diyen de,  “Emek’in yıkılmasına ne kadar fazla yaygara kopardılar” diyen de, iş yerlerinde parayı çuvalıyla götürürken çalışanlarının verdiği “Emek” karşılığı çuvaldan çıkan bir desteyi onlara verme “zahmetinde bulunup” kalanını kendine ayıran da aynı insandır. Bugün katlinin fermanını kendince imzaladığı “Emek” adında her köşesinde tarih, yaşanmışlık, sanat ve kültür kokan bir sinemayken; yarın bir çalışanın “Emek” adındaki alın teriyle bezeli çabasının fermanını imzalayacaktır.

İnşaat işçileri

 

 

 

 

 

 

Ama suçlamamak lazım onu. Başkalarının hayatlarının içine girmemiştir. “Vakit yoktur” onun hayatında sinema, tiyatro veya kitap aracılığıyla bunu yapmak için. Bildiği tek hayat sadece kendi hayatıdır. Böyle olunca da kolaydır “Emek” katili olmak…

Asıl ürkütücü ve üzücü olansa sinemadan, tiyatrodan, klasik müzikten, sergiden, baleden, operadan bir haber olan kariyer ve para hırsı dolu insanların fazlalaşmasından ötürü bu katillerin de sayısının artma potansiyelinin oldukça yüksek olması.

Categories: Lakırdı masası | Etiketler: , , , , , , , , , , | Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun.